goko
     
 
 
Ana sayfaArþivÝletiþim Formu
Editörün Köşesi
Yeni Anayasa

Selvi Erdoğan Turgut
Duyurular
 DERGİ VE GAZETEMİZE; Aktüel,Siyaset, Kültür ve Sanat (Ulusal,Bağımsız,Tarafsız ) Muhabirliği; - Amaç ve meslek haline getirecek, - Uzun süreli çalışabilecek, - Kesinlikle seyahat engeli olmayan, - İstikrarlı,heyecanlı. azimli,kararlı,fedakar, kendine güvenen - Prezantabl, Yaş sınırı max 35, - Tecrübeli,Tecrübesiz ( Ben lise mezunuyum veya başka bir bölüm mezunuyum,iletişim değil, olur mu acaba diye) sormayın hemen müracaat edin. - Ankara’da ikamet edenler tercih edilecektir, ÖNEMLİ HUSUSLAR; - Ailevi,Özel hayat ve okul problemi olanlar, mezun olmamışlar( Açıköğretim hariç) asla müracaat etmesinler ( Tecrübelerimiz bu şartı koymamızı mecbur kılmıştır. - Görüşme öncesi Gazete ve Dergi sitemizi lütfen dikkatle inceleyiniz. Gazetemiz ; www.bizim-mig.com.tr Dergimiz ; www.yyplatformu.com.tr - Başvurularınız incelenip ön görüşme için davet edileceksiniz. Lütfen ! Yukarıda yazılanları dikkate alınız , Ciddi müracaatlar bekliyoruz. İyi Çalışmalar !
Reklam

Gazetemize reklam vermek için tıklayınız.

Linkler


Yerinden Yönetim Platformu adı altında siz değerli okurlarımıza yeni yüzümüz ile merhaba demekten gurur duyuyoruz. www.yyplatformu.com.tr.
Bilgi

Bizim Mahalli İdareler Gaztesine Hoşgeldiniz.

Aktif ziyaretçi sayımız

3 .


UYARI :
Sitemiz içeriğinde yer alan haber ve fotoğraflar izinsiz iktibas edilemez.

 

 
 
 
“Siyaset Mutlaka Kendine Çekidüzen Vermeli”

Türkiye’de yaşanan ekonomik krizden, siyasete olan güvensizliğe; tütüne ve pancara uygulanan kotadan, Malatya’nın sorunlarına kadar her şeyi Gazetemiz değerlendiren SP Lideri Recai Kutan, yaşanan krize rağmen Türk milletinin ümitsizliğe düşmemesi çağrısında bulundu.

SP Lideri Recai Kutan, Türkiye’de otoriter bir rejimin olmasını isteyenler bulunduğunu savunarak “Siyasetin itibar kaybettiği yolundaki görüşlere aynen iştirak ediyorum. Aslında bu durum fevkalade tehlikeli bir gelişmedir. Çünkü siyasetin alternatifi mutlaka otoriter bir rejimdir” diye konuştu.

Saadet Partisi (SP) Genel Başkanı Recai Kutan, Malatya’nın ve Türkiye’nin sorunlarını Gazetemize değerlendirdi. Tütüne ve pancara uygulanan kotadan, ekonomik krize; siyasetteki güvensizlikten Malatya’nın sorunlarına kadar her şeyi anlatan SP Lideri Kutan, yaşanan krize rağmen Türk milletinin ümitsizliğe düşmemesi çağrısında bulundu. “Millet olarak eğer siyasete sahip çıkarsak ve millet gibi düşünen, milletin derdini dert eden, milletin sevinciyle sevinen, milletin bütün değerlerine sahip kadrolar işbaşına geldiği an Türkiye çok kısa zamanda düzlüğe ve aydınlığa kavuşacaktır” diyen SP Lideri Recai Kutan, Türkiye’de otoriter bir rejimin olmasını isteyenler bulunduğunu savunarak “Siyasetin itibar kaybettiği yolundaki görüşlere aynen iştirak ediyorum. Aslında bu durum fevkalade tehlikeli bir gelişmedir. Çünkü siyasetin alternatifi mutlaka otoriter bir rejimdir” diye konuştu. Malatya’nın büyükşehir statüsüne kavuşması durumunda daha da gelişeceğini söyleyen Recai Kutan, BİZİM MAHALLİ İDARELER Gazetesine yaptığı açıklamada şunları söyledi:

TÜTÜN VE PANCARA KOTA

Dolayısıyla Malatya sulamaları ve bu sulamalar neticesinde üretilen ürünler hakkında yakın bilgim olduğunu ifade edeyim. Şimdi Malatya ekonomisinde pancarın çok özel bir yeri var. Malatya Şeker Fabrikası kurulma aşamasında iken ben Malatya’da çalışıyordum. O zaman yetkililer geldiler. Dediler ki; burada bir fabrika kurabilmemiz için bizim Ağustos ayından itibaren 300 litre/saniye suya ihtiyacımız var. Eğer bunu temin edebilirseniz biz fabrikayı kuracağız dediler. Nitekim bizim bu suyu taahhüt etmemizin ardından şeker fabrikası kuruldu. Böylece pancar, Malatya ekonomisinde çok önemli bir yer aldı. Pancarın ekimi ile beraber Malatya tarımında ciddi anlamda bir kalkınma oldu. Çünkü pancarla beraber sulu ziraat kültürü daha yaygınlaştı. Gübre kültürü, çapa kültürü girdi ve şeker fabrikası ile beraber fabrikanın etrafında besicilik de çok büyük ölçüde gelişti. Ancak bundan bir süre önce hükümetler özellikle 55-56 ve 57. hükümetler döneminde, Türkiye genelinde pancara kota koyuldu. Şimdi bu kota öylesine komik bir uygulama ki, bir süre önce Malatya’nın çok şirin beldelerinden birisi olan Sürgü’den bir çiftçi bana anlattı. Diyor ki; benim 10 dönüm tarlam var, her sene bir ürün ekiyorum. Pancar ektiğimde dönümden ancak 6 ton alıyorum, yani 10 dönümden 60 ton alıyorum. Bana geldiler 30 ton kota verdiler. Yani demek istiyorlar ki, arkadaş sen tarlanı ikiye böl; 5 dönümde pancar ziraatı yap. Bunlar tarım nedir bilmiyorlar, diyor. Gerekçe olarak soruyoruz; niçin bu kotaları koydunuz? Efendim bizim aşağı yukarı 300 ile 500 bin ton şeker fazlamız var. Dünya piyasalarında özellikle şeker kamışından üretilen şeker sebebiyle bizim fiyatlarımız yüksek. Dolayısıyla ihraç ettiğimiz zaman zarar ediyoruz. Onun için IMF’nin de telkinleriyle biz pancar ekimini azaltacağız. Yetkililere diyoruz ki; bugün Avrupa ülkelerinin bir çoğunda pancar ekimi var. Fransa ve Almanya şeker ihtiyaçlarını pancardan temin ediyor. Fransa’nın bazı yıllarda 3 milyon ton bazı yıllarda da 6 milyon ton şeker fazlası oluyor. Bunlar bu şekeri komşumuz olan İran’a pazarlıyor. Zarar mı ediyor, evet belli ölçüde zarar ediyor. Nasıl zararı göze alıyor? Çünkü Fransa hükümeti diyor ki Fransa devleti bir sosyal devlettir. O halde bazı kesimlerin biz mutlaka ekonomik gelişmesini sağlamak için devlet olarak destek vermek durumundayız. Şimdi Türkiye’nin topu topu 300 ila 500 bin ton... Nereye varacak bu, varacağı şu; bir defa pancara verilen fiyatlar fevkalade düşük. İlk defa benim de içinde bulunduğum 54. hükümet döneminde vatandaş pancarına en iyi parayı aldı; hala ifade ediyorlar. Şimdi pancar fiyatları fevkalade düşük. Biliyorsunuz pancar fiyatları bundan 20-25 gün evvel açıklandı ve 50 bin lira olarak ilan edildi. Halbuki ziraatçıların beklediği rakam 75 bin lira ve üstünde idi; zararlarını kurtaramıyorlar. Şimdi dolayısıyla hem fiyatların düşük olması, hem de kota uygulaması sebebiyle artık çiftçi pancar ekmememe başlayacak. Göreceksiniz bu sene şeker fabrikaları ihtiyaçları olan pancarın tamamını temin edemeyecekler. O vakit ne yapacaklar, dışarıdan şeker satın alacaklar. Yani kendi çiftçisinden kıskandığı parayı ya Fransa çiftçisine, ya Brezilya çiftçisine götürüp verecek.

Onun için bu kota tatbikatını biz Saadet Partisi olarak kesin olarak reddediyoruz. Diyoruz ki, bir ülkenin kalkınması üretime bağlıdır. Siz de gelmişsiniz Şeker Yasası dediniz çıkardınız pancarı öldürüyorsunuz. Tütün Yasası dediniz çıkardınız tütünü öldürüyorsunuz. Bugün tütünle geçinen Türkiye’de 600 bin vatandaş var. Bu demektir ki 3 milyon nüfusumuz bununla geçiniyor. Pancar da aşağı yukarı 3-4 milyon insanımızın geçim kaynağıdır. Bunları hiç nazarı itibara almıyorlar. Efendim alternatif bir ürün ekiminden söz ediliyor. Şimdi bunu söyleyenler de emin olun tarımın zerresini bilmeyen insanlardır. Acaba, Adıyaman’da tütünün alternatifi ne olabilir? Adıyaman’da tütünün alternatifi yok. Adıyaman’da kuru ziraat şartlarında ancak tütün ekilebiliyor. Zaten sulama yapmamışsın; dolayısıyla tütünü yasakladınız mı Adıyaman ekonomisi öldü. Aynı şekilde Malatya’da da tütün büyük ölçüde önemlidir. Dolayısıyla tütün ekicileri büyük zarara uğrayacak.

KAYISI ÜRETİCİLERİNE MESAJ

Efendim bir defa kayısı Malatya ekonomisinin can damarıdır. Kayısı öyle değerli bir ürün ki; bir kere geliri halk tabanına büyük ölçüde yayılmaktadır. Yani belli ellerin kontrolünde olan bir ürün değildir. İkincisi kayısının işlenmesi için büyük ölçüde emeğe yani insan gücüne ihtiyaç vardır. Kayısı olgunlaşıp kurutulma ve sonunda paketleme noktasına gelinceye kadar çok büyük nispette emeğe ihtiyaç vardır. Dolayısıyla o dönemde bakarsınız, 13-14 yaşındaki çocuklara kadar herkese iş imkanı vardır. Ancak şimdi kayısının ciddi problemleri var. Problemlerinden bir tanesi iklimle ilgilidir. Kayısı, mevcut olan meyve ağaçları içerisinde bademden sonra ilk çiçek açan bir ağaçtır. Bu nedenle özellikle soğuk olduğu dönemlerde bir de bakarsınız ki, kayısının yüzde 90’ı gitmiş, yani çiçekler yanmış olur. Bir defa böyle bir ciddi problem var. Kayısıda bir başka problem bazen ürün çok fazla oluyor. Dolayısıyla çok ciddi anlamda pazarlama problemi ortaya çıkıyor. Hükümetin bu işte mutlaka ciddi tedbirler almasında zaruret var.

Diğer bir önemli husus Malatya kayısısının ancak cüzi bir kısmı Türkiye’de tüketiliyor. Gerisi tamamen ihraç ediliyor. O halde bunu tüketecek tedbirler alınabilir. Mesela bir ara fındık için bazı tedbirler alındı; okullarda, askeri garnizonlarda bol bol fındık yensin dendi. Şimdi kayısı fevkalade değerli bir ürün. Eğer doktorlara sorarsanız neredeyse 100 derde deva olan bir şey. Efendim kalbe, akciğere, karaciğere, kansere yararlı diyorlar. Yani dolayısıyla kayısının da iç tüketimi artırılabilir. Ama en önemlisi devlet ihraç kapılarını açabilir. Diğer bir önemli teşebbüs, yaş olarak maalesef pazarlanmıyor. İlk defa 2001 yılı içerisinde yavaş yavaş yaş kayısı da ihraç edilmeye başlandı. Bir süreden beri devletle hiç alakası yok Malatyalı müteşebbisler, kiraz ve kayısıyı da yaş olarak ihraç etmeye başladılar. Aslında bunun da yolunun açılması lazım.

KAYKUR PROJESİNE YAZIK OLDU

Vakti zamanında ben bir özel sektör mühendislik müşavirlik firmasının genel müdürü iken Malatya’ya bir proje hazırladık. Bu projeye istinaden kayısı kurutma şirketi KAYKUR diye bir şirket kuruldu, hala binaları durur. Şimdi Avrupa ve Amerika bizden kuru kayısı alırken bazı standartlar ortaya koyuyor. Bunlardan en önemlisi içindeki kükürt nispetinin kontrol edilmesidir. KAYKUR şirketi elektronik olarak hem bu kükürt nispetini kontrol edecekti, hem de en iyi şekilde pazarlayacak idi. Hatta çok enteresan bazı örnekler de ortaya koydu ama destek verilmediği için battı.

8 YILLIK EĞİTİM AFRİKA İŞİ

Biz prensip itibariyle Milli Eğitim Bakanlığının bu uygulamalarının fevkalade yanlış olduğu kanaatindeyiz. Bir kere hem eğitimde çocuklarımıza verilen bilgiler yönünden uygun bulmuyoruz. Hem bu 8 yıllık kesintisiz eğitim tatbikatına başından beri karşıyız. Bir defa 8 yıllık kesintisiz eğitim pedagojik olarak fevkalade yanlış bir eğitimdir. Gelişmiş bir batı ülkesinde örneği yoktur. Ancak Orta Afrika’daki bazı ülkelerde uygulanıyor. Batıda eğilim, çocukları iki kademeli okutmaktır. Diyelim ki, 4-5 yıl bir eğitim vermek ve ondan sonra çocuğu daha sonraki eğitime yönlendirmek. Halbuki, 8 yıl kesintisiz eğitimle ilkokulu bitirdiği an çocuk 15 yaşına geliyor. Bu yaştan sonra çocuğu yönlendirmek mümkün değil. 15 yaşından sonraki çocuk ancak beyaz gömlekli bir işe talip olur. Yani tulum giymeye hevesli olmaz. Yani sanatkar olsun derseniz sanatkar olmaz. Yani dolayısıyla ne oldu, meslek okulları bu tatbikattan büyük ölçüde zarar gördü. İkincisi bununla beraber bir de taşımalı eğitim uygulaması başladı. Çünkü birden bire öylesine ilave dersliklere ihtiyaç oldu ki, o zaman baktılar altından kalkamıyorlar belli yerere çocukları taşıma ihtiyacını hissettiler. Gazetelerde görüyorsunuz, nasıl facialar meydana geliyor. Çocuklar kamyonla, traktörle taşınıyor; kazalar oluyor.

ÖĞRETMENLİK ÇOK ÖNEMLİ

Şimdi bir defa öğretmen dediğiniz toplum içinde fevkalade önemlidir. Bunu en yakından bilenlerden birisiyim. Çünkü rahmetli babam da bir öğretmen idi. Rahmetli babamın toplum içerisinde ilkokul öğretmeni ve başöğretmen olarak ne ölçüde etkili olduğunu biliyorum. Etkisi nereden geliyordu; halkla iç içe, halkla bütünleştiği için idi. Şimdi dolayısıyla bir öğretmenin beldede eğer görevliyse beldede kalıp halkla bütünleşmesi fevkalade önemli. Çünkü hani diyoruz ki; öğretmen bir nevi toplumda ışıktır diye. Sen şimdi gündüz saatlerinde gittin; ondan sonra döndün ilçeye, döndün ile... Yani o aydınlatma görevini yapamıyorsun demektir. Toplumla iç içe olamıyorsun. Bu itibarla yanlış bir tatbikattır, biz şu anda Milli Eğitimin bütün meselelerini içerisine alacak tarzda ciddi bir araştırmanın içerisindeyiz.

SİYASETE GÜVENSİZLİK

Maalesef Türkiye’de siyaset halk nezdinde büyük ölçüde itibar kaybetti. Siyasetin itibar kaybettiği yolundaki görüşlere aynen iştirak ediyorum. Aslında bu durum fevkalade tehlikeli bir gelişmedir. Çünkü siyasetin alternatifi mutlaka otoriter bir rejimdir. Yani eğer Türkiye, demokraside devam edecekse siyaset olacaktır, siyasi partiler olacaktır. Ancak siyasi partiler büyük ölçüde itibar kaybetmiş durumdadırlar. Bunun sebebini ciddi olarak etüt etmekte fayda var. Bir kere bu itibar kaybının siyaset kurumlarından gelen sebebi var. Bir de siyaset dışından gelen etkiler var. Maalesef özellikle 55, 56 ve 57. hükümet dönemlerinde siyasi partiler halktan öylesine koptular ki, milletten öylesine koptular ki, millet bu siyasi partilere olan sempatisini büyük ölçüde kaybetti. Biraz da haksız olarak bunlara olan antipatileri, reaksiyonları bütün siyasi partilere yönlendirildi. Vatandaş istiyor ki, çocuklarına dini eğitim verilsin; Kur’an kursuna göndermek istiyorum diyor. Diyor ki, efendim yazın bile tatil aylarında camilerde hoca efendinin çocuklara ders vermek, Kur’an öğretmek için yapacağı çalışmaları ancak 12 yaşından sonra gitme imkanı var; 12 yaşından küçükler gidemez. Niye gidemez? Sen, 8 yaşındaki çocuğunu her hangi bir spor okuluna gönderebiliyor musun; evet. Saz çalmayı öğrensin diye bir müzik gönderebiliyor musun, evet. Bale okuluna gönderebiliyor musun, evet. Yahu bu adam da Kur’an kursuna göndermek istiyor. Niye engelleniyor? Kur’an kursuna gidebilmek için ilkokulu yani 8 yıllık eğitimi bitirmiş olmak lazım. O da ne eder 15 yaş, bu yaştan sonra Kur’an kursuna gidilecek; niye? Şimdi bunlar kültürel alanda milletten kopuk icraatlardır.

OTORİTER DÜZEN İSTEYENLER VAR

Tabi bu arada, Türkiye’de otoriter bir düzenin olmasını arzu eden bazı çevreler de var. Bir kısım medya da buna öncülük ediyor. Bunları abarta abarta, efendim bu siyasetten hayır gelmez bilmem ne düşünceler içerisindeler. Dolayısıyla kamu oyu araştırması yapıyorsunuz; en güvenilmez kurum hangisidir; siyaset kurumudur, siyasi partilerdir. Onun için diyorum ki, bu fevkalade tehlikeli bir gidiştir, en başta siyasi partiler kendilerine çekidüzen vermek durumundadırlar. Yani milletten kopmayacaklar, milletin değerlerinden kopmayacaklar. Diyecekler ki, bizim asli görevimiz milletin meselelerini savunmak, milletle iç içe olmak. İşte bu son zamanlarda gördünüz; bugüne kadar hiç duymadığımız bazı tabirler ortaya çıktı. Neydi o, toplum mühendisliği. Ne demek o, bir avuç elit oturacak Ankara’da toplumu tepeden tırnağa dizayn edecek. Bu düzenin adı da demokrasi olacak; hayır. Onun için dediğinize aynen iştirak ediyorum; evet şu anda siyaset kurumu halkımız nezdinde en güvenilmez kurum haline gelmiştir.

EKONOMİDE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Ekonomik krizin sebebi uygulanan yanlış ekonomik politikalardır. Diyeceksiniz ki; peki hangi yanlış ekonomik politika. Bu ekonomik politikaları kim düzenliyor; eğer bu iktidar iddia ediyorsa, ben bu ekonomik politikaları düzenliyorum. Doğru değil; ekonomik politikalar İMF’ye ve Dünya Bankası’na ihale edilmiş durumdadır. Onlar geliyorlar, o kadar detaya iniyorlar ki; pancar, tütün ne kadar ekilecekten başlayarak ne kadar memur hizmetten uzaklaştıracak, memura ve işçiye ne kadar zam yapılacak ve bu arada da üretim nasıl olacak da düşürülecek. Getirdikleri politika da budur. Şimdi kimse şunu düşünmüyor; IMF ne maksatla kurulmuş bir kurumdur. IMF, milletlerarası finans kuruluşlarının tahsildarı olan bir kuruluştur. Görevleri, bir ülkede nasıl olacak da Dünya Bankası’nın veya falanca bankanın verdiği kredileri eksiksiz olarak tahsil edeceğim; görevleri bu. Dolayısıyla ben IMF’yi kınamıyorum, zaten bu maksatla kurulmuştur. Onun için adam geliyor diyor ki, memura, işçiye zam yapmayacaksın, çiftçiye de vermeyeceksin. Ondan sonra illa bizim alacaklarımızı, faizlerimizi tıkır tıkır ödeyeceksiniz. Eğer bazı sıkıntılarınız varsa, bizim ortaya koyduğumuz şartlarla kredi alacaksın, bununla da borcunu ödeyeceksin. İşte 10 milyar dolar geliyor, 5 milyarı nereye gidecek? 5 milyar doları ödeyemediğimiz borçlara gidecek. Şimdi bu politikanın esası şudur: Enflasyonla mücadele edeceğiz. Bunun için talebi kısalım; talebi kısmanın yolu nedir? Hiç kimse satın alamasın, satın alma gücünü azaltacaksın. Dolayısıyla memura vermeyeceksin, işçiye vermeyeceksin, çiftçiye vermeyeceksin. Peki cebinde para olmayan bu adamlar nasıl esnafa gidecek? Esnaf mal satamayınca hangi üretim tesisine gidip de arkadaş bana şunları şunları ver diyecek? Dolayısıyla üretim yapan kuruluşlar da talepten mahrum kalacak. Türkiye’nin çıkmazı şu anda budur; talep eksikliğidir. Amerika’da bir ekonomik darlık olunca uygulanan metot şudur: Derhal faizi düşürüyorlar, vergileri düşürüyorlar, mümkün mertebe tüketici kesime mali imkan enjekte ediyorlar. Dolayısıyla herkes talepte bulunuyor. Böylece talep fazla olunca da yeni yeni fabrikalar kuruluyor. Amerika’da bunu yapanlar, Türkiye’de bunun tersini yaptırtıyorlar. Tabi bunları yaptırtırken de kafalarının arkasında başka hesaplar var. Türkiye bize yüzde 100 muhtaç hale gelsin diye düşünüyorlar. Gerekirse biz çeşitli siyasi meselelerde vereceğimiz kredileri bir baskı aracı olarak kullanalım diye düşünüyorlar.

Türkiye ekonomisinin kurtuluşu 54. hükümet döneminde uygulanan ekonomik politikanın aynen uygulanmasıdır. O dönemde memura hakkını verdik. Memura en mutlu zamanınız diye sorun 54. hükümet diyeceklerdir. Çiftçiye, işçiye gidin sorun yine 54. hükümet diyeceklerdir. İşçinin o dönemde bir tek toplu iş sözleşmesi ihtilafla neticelenmedi. O dönemde ne memur, ne işçi, ne esnaf sokağa dökülmedi. O dönemde bize bol keseden veriyorlar dendi. Göreceksiniz enflasyon artacak, faiz artacak dediler. Ama bir gördüler ki enflasyon azalmaya, faiz aşağıya gitmeye başladı. Neydi o; talebi artıracak politikalar ve bir de milli imkanları harekete geçirmek. Bunların bildiği bir tek şey var; yanlış politika. Paraya ihtiyacın var, borç al; paraya mı ihtiyacın var zam yap, paraya mı ihtiyacın var vergi koy. Hayır bununla elbet bir ülkeyi batırırsınız. O halde o dönemde vergi koymadık, zam yapmadık, dışarıdan borç da almadık. Ama sadece bir havuz tatbikatı yaptık ve birden bire 10-12 milyar dolar toplandı. Ne idi o havuz tatbikatı? Belki de o hükümetin yıkılmasının, yıkma gayretinin ana sebebi oydu. Efendim bazı devlet kuruluşları para kazanıyor. Paramı en iyi değerlendireyim diye götürüp bir özel bankaya faize yatırıyor. Diğer bir devlet kuruluşu var; onun da paraya ihtiyacı var. Mesela bir Et Balık Kurulu, bir Süt Endüstrisi Kurumu... Hükümet diyor ki; artık ben sermaye artırımı yapmam; başının çaresine bak. O da gidiyor bu bankaya, istediği kadar kredi alıyor. Verilen bu para kimin; devletin. Devletin parasıyla devlete borç veriyor ve üstünden dünyanın parasını kazanıyor. Bankaların bu son dönemlerde hatta 54. hükümetten önceki kazançlarının en büyük kısmı devlete borç vererek sağlandı. Devlete nereden borç verdiler; devletin parasıyla borç verdiler. Biz buna hayır dedik; parası olan bu havuza getirecek. Paraya ihtiyacı olana makul bir faiz haddiyle verildi. Dolayısıyla aradan bankalar çıktı. Böylece herkes bu parayı havuza getirsin dediğimizde bir baktık ki, 12 milyar dolar toplandı. O dönemde kaynak paketleri denilen paketler gündeme getirildi. 3 paketti ama ancak biz birini uygulayabildik; oradan da 8 ila 10 milyar dolar geldi. O zaman biz cesaretlendik ve Türkiye’de ilk defa denk bütçe uygulamasına geçiyoruz diye ilan ettik. O dönemde iç borç yüzde 45’den yüzde 28’e indi. O dönemdeki ekonomik uygulama aynen uygulanırsa Amerika’yı yeniden keşfetmeye ihtiyaç olmaz. Göreceksiniz ki, Türkiye imkanları ve fırsatları itibariyle bu darboğazdan çok süratli bir şekilde çıkabilir.

YERİNDEN YÖNETİM ŞART OLDU

Mahalli İdareler, bizim en büyük dertlerimizden bir tanesidir. Türkiye’nin ayağa kalkmasında, Türkiye’nin demokratikleşmesinde mutlaka uygulanması icap eden hususların başında yerinden yönetim geliyor. Şimdi Türkiye’de eskiden beri alışılagelen bir tatbikat var; bu da merkeziyetçi bir yönetim anlayışıdır. Her şey Ankara’dan planlanacak, imkanlar Ankara’dan dağıtılacak. Dolayısıyla yerel yönetimlere yerinden yönetimlere gereği kadar imkan sağlanmayacak. Şimdi Malatya’nın Hekimhan’ının bir beldesinin köyüne okulun yapılıp yapılmayacağının kararı Ankara’dan veriliyor. Böyle saçma şey olur mu? Ancak işte biraz önce bahsettiğim Türkiye, tepeden tırnağa dizayn etmek isteyen, toplum mühendisliği yapmak isteyen bir avuç elit var ya bunlar şöyle bir endişenin içerisindeler. Diyorlar ki; biz imkanları yerel yönetimlere devrettiğimiz an bunlar tamamen halkın isteklerine göre icraat yapacaklardır, uygulama yapacaklardır. Bu uygulamalar da bizim hoşumuza gitmiyor. Niye; Ankara’da oturanların halka hesap verdikleri yok ki. Ama bir yerel yönetim, bir belediye başkanı 24 saat halkın denetimi altındadır. Halka hesap vermek mecburiyetindedir, halkı hoşnut etmek mecburiyetindedir; çünkü seçilmiş birisidir. Eğer halkın dediğini yapmazsa bir daha seçilmez. Halkın istedikleri ile, elitin istedikleri birbiriyle uyuşmuyor. Onun için yerel yönetimlere aman imkan vermeyelim eğilimi var. Hazırlanmakta olan Yerel Yönetimler Yasası da tamamen bu anlayışla hazırlanmıştır. Biz diyoruz ki, yetkileri de imkanları da yerel yönetimlere verin. Hatta valiliklere bile göndereceğiniz paraları torba olarak verin. Valiye deyin ki, arkadaş senin Milli Eğitim ihtiyaçların için 300 milyar lira gönderiyorum, bunu sen planla. Yani nereye okul yapılacağına ben karar vermeyim. O zaman vali kiminle çalışıyor, gene bir yerel yönetimler olan il genel meclisleri ile çalışıyor. Bu mecliste ilçeler ve il temsil ediliyor. Şimdi bir bakıyorsunuz bunların planlamalarına göre 20 tane ilkokul inşa halinde, bunlara yeteri kadar para da verilmiyor. Her sene her birine para dağıtılıyor, dolayısıyla okul 5 senede bitiyor. Halbuki bu yetkiyi valiye verseniz, 20 okula birden başlamaz. Acil 4 okulu bir senede bitirip hemen eğitime açmayı düşünecek. İkinci yıl diğer 4 okulu yapmaya başlayacak. Böylece imkanları ve yetkileri bir yandan valilikle beraber çalışan il genel meclislerine, bir yandan da belediyelere vermekte fayda var. Yerel Yönetimler Yasasının bizim prensiplerimize uygun olmadığını ifade etmek istiyorum.

KUTAN’DAN MALATYA’YA MESAJLAR

Malatyalılara şu mesajı vermek istiyorum. Cenabı Hak, Malatya’ya çok büyük imkanlar lütfetmiş durumdadır. Yani doğal kaynaklar itibariyle belki de Türkiye’nin en zengin illerinden bir tanesidir. Geniş toprak kaynakları var ve bu toprak kaynakları içerisinde de bunların hepsini sulayacak ölçüde su kaynakları var. Benim genç mühendisliğimde planladığım meşhur bir Çat Barajı var idi. Tabi bu barajın inşaatı, rahmetli Özal zamanında başlatılabildi. Fakat bitirilmesi benim Enerji Bakanlığım dönemine nasip oldu. Şimdi Malatya ovasına oradan ihtiyaçtan fazlası kadar su gelebiliyor. Bu aslında Adıyaman hudutlarında olan bir barajdır. Boşa giden bir çayın suları, Malatya tarafına döndürülüyor. Şimdi dolayısıyla sade bunlar değil Malatya, maden kaynakları bakımından da özellikle de demir cevheri bakımından çok büyük imkanlara sahip. Türkiye’nin en zengin demir cevheri yatakları Hekimhan ve Hasançelebi’dedir. Hasançelebi’de tenörü biraz düşük olan ama potansiyel olarak çok büyük bir potansiyele sahip olan demir cevherleri var. Benim gerek MSP döneminde, gerek Refahyol döneminde özel olarak ilgilendiğim ve bir Malatyalı arkadaşı özel olarak bu işin başına getirmiş idim. Bunları değerlendirmek istedik ancak maalesef ihmal edildi. Bunu şunun için söylüyorum; Malatya her yönüyle büyük imkanlara sahip. En önemlisi de üzerinde yaşayan gayet çalışkan ve müteşebbis bir halkı var. Şimdi Anadolu’un pek çok yerine gidersiniz güzel bir ova ama bir tek ağaç göremezsiniz. Malatya’da bir bakarsınız ki, bir taş ocağı işletilmiş ve küçük ama düz bir yer ortaya çıkmıştır ki, daha sonra gittiğinizde bir bakarsınız ki oraya 5-6 tane kayısı fidanı dikmişler. Yani böylesine bir ağaç sevgisi vardır, üretim gayreti vardır.

BÜYÜKŞEHİR STATÜSÜNE KAVUŞACAK

Malatyalılar, birlik ve beraberlik içerisinde mutlaka Malatya’yı şimdikinden çok daha ileri noktalara götürebilirler. Elbirliğiyle inşallah Malatya Belediyemizi büyükşehir statüsüne de kavuşturma gayreti içindeyiz. Bu gerçekleştiğinde Malatya şimdikinden çok daha modern hale gelecektir. Yakınındaki belde belediyeleri de aynı şekilde büyük bir imkana kavuşacaklardır. Malatyalıların diğer bir önemli avantajı Türk siyasetinde büyük ağırlığının olmasıdır. Şimdiye kadar 2 Cumhurbaşkanı çıkardı, 2 Başbakan çıkardı. Dolayısıyla bugün de gene siyasi partilerin hepsinde Malatyalıların çok büyük ağırlığı vardır. Malatyalı hemşehrilerime bu imkanları en iyi şekilde değerlendirelim diyorum. Türk halkına vereceğim mesaj şudur; kimse ümitsizliğe düşmesin. Türkiye çok büyük imkanlara ve fırsatlara sahiptir. Türkiye’de merhum Nasrettin Hocamızın fıkrasında olduğu gibi un da var, yağ da var, şeker de var ancak bunu ağız tadıyla yiyeceğimiz helva yapacak, helva karacak kadrolar işbaşında değil. Millet olarak eğer siyasete sahip çıkarsak ve millet gibi düşünen, milletin derdini dert eden, milletin sevinciyle sevinen, milletin bütün değerlerine sahip kadrolar işbaşına geldiği an Türkiye çok kısa zamanda düzlüğe ve aydınlığa kavuşacaktır. Onun için kimse, umutsuzluğa düşmesin diyorum ve gelin el birliğiyle içine düştüğü şu bataktan kurtaralım diyorum. Aziz milletimize vereceğim mesaj budur. Biz Saadet Partisi olarak işte bu böyle bir gayretin içerisindeyiz ve aziz milletimizin hizmetindeyiz.” “Siyaset itibar kaybetti” Yapılan kamuoyu araştırmalarında en güvenilmeyen kurumun başında siyasetin ve siyasi partilerin geldiğini dikkati çeken SP Genel Başkanı Recai Kutan “Onun için diyorum ki, bu fevkalade tehlikeli bir gidiştir, en başta siyasi partiler kendilerine çekidüzen vermek durumundadırlar. Yani milletten kopmayacaklar, milletin değerlerinden kopmayacaklar. Diyecekler ki, bizim asli görevimiz milletin meselelerini savunmak, milletle iç içe olmaktır” dedi. Kutan “Siyasetin itibar kaybettiği yolundaki görüşlere aynen iştirak ediyorum. Aslında bu durum fevkalade tehlikeli bir gelişmedir. Çünkü siyasetin alternatifi mutlaka otoriter bir rejimdir. Maalesef özellikle 55, 56 ve 57. hükümet dönemlerinde iktidardaki siyasi partiler halktan öylesine koptular ki, millet bu siyasi partilere olan sempatisini büyük ölçüde kaybetti. Biraz da haksız olarak bunlara olan antipati ve reaksiyonlar bütün siyasi partilere yönlendirildi” değerlendirmesinde bulundu.

RECAİ KUTAN KİMDİR?

1930 yılında Malatya’da doğdu. 1952 yılında İTÜ İnşaat Fakültesi’nden inşaat yüksek mühendisi olarak mezun oldu. 1952-1969 arasında DSİ’de Bölge Müdürlüğü ve Genel Müdür Muavinliği görevlerinde bulundu. Türkiye’nin en büyük projesi olan GAP etüt ve planlama çalışmalarını yönetti. 1973 yılında siyasete atıldı. Milli Selamet Partisi’nde Genel Başkan Yardımcılığı, 1977’de milletvekili ve aynı tarihte İmar ve İskan Bakanlığı görevlerinde bulundu. 1983’ten sonra Refah Partisi’nde görev aldı. 20. dönem Refah Partisi Malatya Milletvekili iken 1996’da Enerji ve Tabii kaynaklar Bakanı olarak görev aldı. İyi derecede İngilizce bilen Recai Kutan evli ve 3 çocuk babası.

 

© Copyright-2005

Sonhavadis