goko
     
 
 
Ana sayfaArþivÝletiþim Formu
Editörün Köşesi
Yeni Anayasa

Selvi Erdoğan Turgut
Duyurular
 DERGİ VE GAZETEMİZE; Aktüel,Siyaset, Kültür ve Sanat (Ulusal,Bağımsız,Tarafsız ) Muhabirliği; - Amaç ve meslek haline getirecek, - Uzun süreli çalışabilecek, - Kesinlikle seyahat engeli olmayan, - İstikrarlı,heyecanlı. azimli,kararlı,fedakar, kendine güvenen - Prezantabl, Yaş sınırı max 35, - Tecrübeli,Tecrübesiz ( Ben lise mezunuyum veya başka bir bölüm mezunuyum,iletişim değil, olur mu acaba diye) sormayın hemen müracaat edin. - Ankara’da ikamet edenler tercih edilecektir, ÖNEMLİ HUSUSLAR; - Ailevi,Özel hayat ve okul problemi olanlar, mezun olmamışlar( Açıköğretim hariç) asla müracaat etmesinler ( Tecrübelerimiz bu şartı koymamızı mecbur kılmıştır. - Görüşme öncesi Gazete ve Dergi sitemizi lütfen dikkatle inceleyiniz. Gazetemiz ; www.bizim-mig.com.tr Dergimiz ; www.yyplatformu.com.tr - Başvurularınız incelenip ön görüşme için davet edileceksiniz. Lütfen ! Yukarıda yazılanları dikkate alınız , Ciddi müracaatlar bekliyoruz. İyi Çalışmalar !
Reklam

Gazetemize reklam vermek için tıklayınız.

Linkler


Yerinden Yönetim Platformu adı altında siz değerli okurlarımıza yeni yüzümüz ile merhaba demekten gurur duyuyoruz. www.yyplatformu.com.tr.
Bilgi

Bizim Mahalli İdareler Gaztesine Hoşgeldiniz.

Aktif ziyaretçi sayımız

3 .


UYARI :
Sitemiz içeriğinde yer alan haber ve fotoğraflar izinsiz iktibas edilemez.

 

 
 
 
Türkiye, Meçhule Sürükleniyor

"Türkiye, meçhule sürükleniyor" BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, "Bugün iktidarda olanlar ne yazık ki, Türkiye'yi Cumhuriyet tarihinin en karanlık noktasına taşımışlardır. Şu anda ikinci büyük ekonomik kriz dalgası geliyor. Önümüzdeki iki ay içerisinde çok daha büyük bir krizle karşı karşıya gelebiliriz. Çünkü ortada hükümet yok" dedi Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, Türkiye gündemini ve Sivas'ın sorunlarını gazetemize değerlendirdi.

SİVAS ÖZEL SAYISI için arkadaşımız Meryem Kocabay'ın sorularını cevaplandıran BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, "Bugün iktidarda olanlar ne yazık ki, Türkiye'yi Cumhuriyet tarihinin en karanlık noktasına taşımışlardır. Şu anda ikinci büyük ekonomik kriz dalgası geliyor. Önümüzdeki iki ay içerisinde çok daha büyük bir krizle karşı karşıya gelebiliriz. Çünkü ortada hükümet yok. Ben, Türkiye'yi römorklara bağlanıp sürüklenen Varyag gemisine benzetiyorum. Türkiye meçhule sürükleniyor" dedi, gölge ile idare ediliyor. Türkiye'de başbakan yok, var diyen gelsin. Başbakanın koltuğu bakanlar kurulunu idare ediyor. Dolayısıyla gölgelerle konuşularak idare edilen bir Türkiye. Gölgenin himmetine sığınılarak idare edilen bir Türkiye" diye konuştu. Büyük Birlik Partisi Lideri Muhsin Yacıoğlu'na sorularımız ve aldığımız cevaplar şöyle: Türkiye'nin yaşadığı siyasi iktidarsızlığın nedenini neye bağlıyorsunuz.

Türkiye gündemi ile ilgili değerlendirmenizi alabilir miyiz?

Bugün yaşanan istikrarsızlığın baş nedeni; iş başındaki iktidardan kaynaklanmaktadır. Bu 57. Hükümet göreve geldiğinde 350 kişilik parlamento çoğunluğu. Medya ve sivil kuruluşların büyük desteği ile işe başladı. Ancak, geçen zaman içerisinde bütün toplum kesimlerinin tamamının güvenini kaybetti. Bunda beceriksiz idare anlayışları ve ülke ekonomisini kötü yönetmeleri etkili olmuştur. Hükümet, IMF ile bir stand-by anlaşması yaparak işe başlamıştır. IMF kontrolündeki ekonomi, 2000 Kasım ve 2001 Şubat aylarında meydana gelen krizlerle batağa sürüklenmiştir. Küresel finansal güç merkezinin kontrolündeki IMF, 1881 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun Duyunu Umumiye'nin rolüne soyunmuştur. Ülkemizin bütçe disiplini de dahil olmak üzere her türlü iktisadi, sosyal ve siyasi faaliyetini kontrol altına almıştır. İşbaşındaki iktidar, iktisadi faaliyetleri IMF'ye, siyasi kararları Brüksel'e ihale etmiştir. Ayrıca, Türkiye'nin siyasi karar mekanizmalarının dışındaki konsüller, kurullar devleti haline gelmesine sebep olan yeniden yapılandırma faaliyetlerine seyirci kalmıştır. Tabiri caizse ancak bilet kesmiştir. Başbakan dahi bu durumdan şikayetçi olduğunu itiraf etmiştir. Sistemli ve planlı bir biçimde Türk Devleti kendi kendisini tasfiye etmeye zorlanmaktadır. Bu maksatla Anayasa değişiklikleri ve yasal değişiklikler yapılmaya başlanmıştır. Türk milleti tasfiye hareketine muhakkak ve muhakkak dur diyecektir. Büyük Birlik Partisi'nin yurt çapında başlattığı "Bütün Türkiye el ele, Büyük Birliğe" kampanyası ürünlerini verecektir. Büyük Birlik Partisi iktidarı bu gidişe son verme heyecanının adı olacaktır. Yukarıda ifade etmeye çalıştığım gibi Türkiye çaresizlik girdabına sürüklenmeye çalışılmaktadır. Ülkemiz insanının milli hedef ve ülküleri yok edilmektedir. Türk insanının bir sömürge ülke vatandaşının hayata bakışı ile dünyayı algılamasına çalışılmaktadır. Bu manada çok ciddi bir aydın ihaneti ile karşı karşıyayız. Moral ve manevi değerlerin yerini küçük menfaatler almış, tek değer ölçüsü "para" haline getirilmiştir. Bu durum geçim sıkıntısı içerisine düşürülmüş milyonların Türkiye'nin yarınlarından çok, kendi yarınlarını düşünür hale gelmesine neden olmuştur. İşbaşındaki sorumsuz ve beceriksiz hükümet önlerine sunulan hazır reçeteleri iktisadi kurtuluş programı olarak hiç tartışmadan kabul ederek Türk Devletini içeride ve dışarıda eskilerin deyimi ile "Uçan kuşa dahi borçlu" hale getirmiş durumdadır. Bu kaostan çıkılmasının yolu BBP iktidarından geçmektedir. Kuvayı Milliye anlayışını meydana getiren ruh Büyük Birlik Partisi'ndedir. Manda ve himaye kabul etmeyenlerin adresi Büyük Birlik Partisi'dir. İlk seçimde Yüce Allah'ın (c.c.) izni ile hem Türkiye, hem de bütün dünya BBP'nin iktidarı ile tanışacaktır. Yerli ve milli bir duruşla evrensel değerlere ulaşmanın adresi Büyük Birlik Partisi olacaktır.

Erken seçim konusunda neler söyleyeceksiniz?

Şu anda ikinci büyük ekonomik kriz dalgası geliyor. Önümüzdeki iki ay içerisinde çok daha büyük bir krizle karşı karşıya kalabiliriz. Çünkü ortada hükümet yok. Türkiye'yi römorklara bağlanıp sürüklenen Varyag gemisine benzetiyorum. Türkiye meçhule sürükleniyor. Başbakanın koltuğu Bakanlar Kurulunu idare ediyor. Dolayısıyla gölgelerle konuşularak idare edilen bir Türkiye var. Türk milleti bu kadarına layık değildir. Bu hükümetin topluma hiçbir hizmet vermesi ve sorun çözmesi mümkün değildir. Verebileceği en büyük hizmet görevden çekilmesi olacaktır.

Sayın Genel Başkanım; böyle bir seçim, kaosa neden olmaz mı? Türkiye bu seçimi kaldırabilir mi?

Bu sorunuzdan ülkenin güllük gülistanlık olduğu gibi bir mana çıkardığımız takdirde, bunu kabul etmek mümkün değildir. Zira, yukarıda ifade etmeye çalıştığım gibi ülkemizde Mecliste çoğunluk sahibi olan, ancak kamuoyunda desteğini kaybetmiş, muktedir olamayan bir hükümet vardır. Ülkeyi konsüller devleti, kurullar devleti haline getiren, uluslararası finansal güçlerin ve uluslararası siyasi güçlerin arenası haline getiren bir iktidarımız var. Bugün hükümetin kendisi bir kriz kaynağı haline gelmiştir. Bütün toplumda siyasete karşı bir güvensizlik oluşmuştur. Bu hükümetin varlığı bizatihi siyasi kaosun ta kendisidir. Parlamentonun yenilenmesi gerekmektedir. Milletin, Meclise güveninin yeniden artırılması içinde bu bir zorunluluktur. Seçimlerden sonra yerli ve milli iktidarın işbaşına geleceğine inanıyoruz. Ancak böyle bir iktidar döneminde toplumun iki yakası bir araya gelebilir. Parlamenter demokrasinin daha fazla yara almaması için erken bir seçim gerekmektedir. Bu iktidar aç, güvensiz, kimliksiz bir toplum oluşturmaya devam ediyor. Türkiye'nin tekrar tok hürler ülkesi haline getirilmesi içinde seçim şarttır.

Sivas'ın sorunlarına çözüm önerilerinizi sizden dinleyebilir miyiz?

Sivas ilimiz, tarım ve hayvancılık ağırlıklı bir yapı arz etmektedir. Son altı yıldır Sivaslı hemşehrilerimiz iki Bakan göreve gelmiş olmasına rağmen bu alanda maalesef istenilen düzeyde bir gelişme sağlanamamıştır. Türk tarımı son üç yıldır IMF ve Dünya Bankası politikalarına bırakıldığı için, Türk çiftçisi yalnızlığa terk edilmiştir. Köylü nüfusu aç bırakarak, şehirlere aktarılmasını amaçlayan IMF politikaları nedeniyle, Sivas'ımızda sürekli göç veren bir il görüntüsü vermektedir. Bitkisel ve hayvansal üretimde üretici birliklerinin güçlendirilmesi suretiyle aksak rekabet piyasasının, tam rekabet piyasalarına dönüştürülmesi tarımdaki yeniden yapılanmanın olmazsa olmaz şartıdır. Oysa IMF politikaları, birlikleri kuvvetlendirmek yerine sözleşmeli çiftçi uygulamaları ile, çiftçiyi köleleştirmeyi amaçlamaktadır. Bu uygulamaların sonucu hem üretici fakirleştirilmiş, hem de sanayici tesislerini satmak mecburiyetinde kalmıştır. Halen tarımsal sanayi tesislerimizin % 40'ı yabancı şirketlerin eline geçmiştir. Tarımsal desteklerin tamamı kaldırılarak, doğrudan gelir desteği adı altında, üretmeyi cezalandıran sosyal bir yardım uygulamasına geçilmiştir. Bütün bu uygulamalar küresel finansal güç merkezlerinin dayatmalarıyla ortaya çıkmıştır. Kendilerini milliyetçi diye tanımlayan Bakanların işbaşında oldukları dönemde gerçekleşen bu uygulamalar, Türk çiftçisinin Para Fonu ve Dünya Bankası'nın insafına terk edilmesinin en önemli göstergeleridir. Sivas-Erzincan kırsal kalkınma projesi çiftçinin köylünün yalnızlığa terk edildiği bir dönemde az da olsa bir yaraya merhem olabilecek bir projeydi. Anılan proje tam altı yıldır İFAD denilen uluslararası kuruluşun desteğini almayı beklemektedir. TBMM'ye getirilmiş ve bu hususta çok önemli proje olmasına rağmen şimdiye kadar hayata geçirilmemiştir. Çankırı, Yozgat, Ordu, Giresun, Muş ve Bingöl gibi illerde de uygulanan kırsal kalkınma projelerinin ilgili kuruluştan finansmanının temini özel gayret ve bilgi isteyen bir konudur. Sivaslı iki Bakan döneminde de maalesef beceriksizlik nedeniyle bu proje hayata geçirilememiştir. Temennim, bu projenin bir an önce uygulamaya konulmasıdır. Sivas, Cumhuriyetimizin temellerinin atıldığı bir ildir. Bu özelliği ile Cumhuriyetin ilk dönemlerinde çok büyük yatırımlar yapılmıştır. Bir TÜDEMSAŞ gibi bir organizasyon Sivas'a yapılmıştır. Ancak, zaman içerisinde bu kuruluş her gün biraz daha daraltılmak suretiyle bu gün Cumhuriyetin ilk yıllarından çok daha geriye götürülmüştür. Halbuki bu kuruluşun savunma sanayiinde kullanılabilecek bir altyapısı bulunmaktadır. Bu sebeple bir rehabilitasyon yapmak suretiyle TÜDEMSAŞ'ın vagon üreten bir yer değil, savunma sanayii için çalışan bir kurum hale getirilmesi gerektiğine inanıyorum.

Başkanım, Sivaslı Milletvekillerine mesajlarınızı alabilir miyiz?

1991'den sonra biz Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bulunduk. O dönemde Sivaslı milletvekilleri parti ayrımı yapmaksızın sık sık bir araya geliyor ve Sivas'a yönelik sorunları tartışıp çözüm üretmeye çalışıyordu. Sivas, terör faaliyetleriyle karşı karşıyaydı. Hem terörden mağdur olanlara sahip çıkmak, hem de Sivas'ın terör çemberinden çıkması için Sivas'a yönelik yatırımları teşvik etmek, hem de Sivas'ın sorunlarını gündeme alıp çözümü sağlamak için yoğun işbirliği vardı. Çok sıcak bir siyasi dayanışma anlayışı ortaya kondu. Bu zamanda mahalli idarelerle de ilişkilerimizi düzenliyorduk. Mahalli idareler ve siyasiler olarak yoğun bir işbirliği içindeydik. Belli bir süredir bunun bozulduğunu görüyorum. Gerçekten de şu anda eskisi gibi siyasiler bir araya gelerek bir şeyler üretme çabasında değiller. Her şeyden önce bunu yapmak lazım. Siyasilerin ve yerel yöneticilerin sık sık bir araya gelmesi gerekir. Sorunları güncelleştirerek, öncelik sırasına koyarak çözümler üretmek ve gerçekleştirmek için faaliyette bulunmak gerekir. Sivaslı da dışarıda hak etmediği bir imajla karşı karşıya. Bu imajı kırmak ve Sivas'ın kültüründen kaynaklanan mert, alicenap, iyi niyetli, çalışkan, üretken insanlarını daha çok bir araya gelmek suretiyle öncelikli sorunları ortadan kaldırmak zorundayız. Muhsin Yazıcıoğlu'nun Olağanüstü Kurultay konuşması "Birlik zamanı geldi" Cumhuriyet tarihimizin en kritik dönemini yaşadığımız şu günlerde, Yüce Allah'tan, Erzurum Kongresi'ne, Sivas Kongresi'ne nasip ettiği iman, şuur, azim ve heyecanı, bize de nasip etmesini diliyorum. Son birkaç yıllık döneme damgasını vuran gelişmeler, milli birlik ve egemenliğimizi tehdit edici boyutlara ulaşmıştır. Tehdidin kapsamı ve niteliği çok ciddidir. Batılı büyük güçlerin desise ve düşmanlıkla parçaladığı imparatorluğumuzun elde kalan son bakiyelerinden büyük bedeller ödenerek kurtarılan Türkiye Cumhuriyeti, açıkça adı konmamış ekonomik ve siyasi bir savaşla, adeta bir tarih kırılmasıyla karşı karşıya kalmıştır. Karamsarlığı artıran en önemli sebeplerden biri de, Türkiye Cumhuriyeti'nin böylesine kritik bir süreçte, başsız ve Başbakansız kalmasıdır.

TÜRKİYE, MEÇHULE SÜRÜKLENİYOR

Yaşan krizlerin baş müsebbibi olan mevcut iktidarın, siyasi yetkilerini Brüksel'e, ekonomik yetkilerini İMF ve TÜSİAD'a devreden bu iktidarın gücü, ancak ve ancak içerideki yoksul halka ve mazlumlara yetmektedir. Koskoca Türkiye, kaptanı, pusulası ve dümeni olmayan, römorkörlerin çektiği "Varyag" gemisi gibi kaderine razı ve hiçbir milli hassasiyet taşımayan yabancı güçlerin iradesine tabi bir şekilde akıbeti meçhul bir istikamete sürüklenmektedir. Sözde iktidarın durumu böylesine vahim bir tablo oluştururken, Meclisteki muhalefetin hali de, ne yazık ki, tam anlamıyla perişan bir manzara arzetmektedir. Sadece, karşılıklı parti ve belirli zümre menfaatlerini ilgilendiren pazarlıklarda etkili bir varlık gösteren Meclis içi muhalefet de, maalesef, bu ümitsiz tablonun, bu milletsiz siyasetin, bu halksız demokrasinin bir parçası olmuştur. İktidarıyla, muhalefetiyle nefesi tükenen siyaset, bir yandan da habire parçalanmaya devam etmektedir. Beri yanda ise, milletin ezici bir çoğunluğu, hala ekonomik depremin enkazı altında gerçekten inlemektedir. o­n milyonlarca insan iş ve aş derdindedir. 70 milyonluk bir ülke gelecek umutlarını da, kalkınma heyecanını da, büyüme hayallerini de tamamen kaybetmek üzeredir.

KRİZLERİN NEDENİ BİLİNMİYOR

57. hükümet döneminde üst üste yaşadığımız iki krizin gerçek sebebi milletimiz tarafından hala tam olarak bilinmemektedir. Milli Güvenlik Kurulu'nda havada uçuşan Anayasa kitapçığı, Merkez Bankası'nın kasasında 28 milyar dolar rezervi olan bir ülkede bu kadar derin bir krizin gerçek sebebi olamaz. Krizin ülkemize maliyeti yaklaşık 100 milyar dolardır. Milletimiz niçin bu kadar ağır bir bedel ödemek zorunda kalmıştır? Burada bir noktaya, sizlerin ve kamuoyunun dikkatlerini bilhassa çekmek isterim: Hemen herkesin bildiği 21. asrın en stratejik yer altı kaynağı olan bor madeninin dünyadaki toplam rezervinin yüzde 70'i bizim topraklarımızın altında yatıyor. Türkiye'nin bor madeni kaynaklarının toplam değeri, bu günkü haliyle bile 2 trilyon dolar mertebesindedir. Yoksa, bu kriz Türkiye'nin başta bor madeni olmak üzere diğer stratejik kaynaklarına el koyma operasyonunu haklılaştırmak, siyasi ve ekonomik teslimiyeti kolaylaştırmak için hazırlanan senaryonun bir parçası mıdır? Yoksa, her biri ekonomik birer haçlı seferine dönüştürülen bu İMF programlarının asıl hedefi, bizi 21. Yüzyılın dünyasında süper güç haline getirebilecek en değerli kaynaklarımızdan biri olan bor madenini ucuza kapatacak kadar Türkiye'yi diz çöktürmek midir? Yoksa bizler gereksiz bir vehim ve vesvese içinde miyiz? Üç yıldan bu yana yapılanlara baktığımızda, bunların hiç de gereksiz vehimler olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Milletçe yapılan büyük fedakarlıklarla kurulmuş devasa kamu iktisadi teşekküllerini, "özelleştirme" adı altında yerli ve yabancı sermaye tekellerine peşkeş çekmenin sözde gerekçelerinden biri de bu kriz olmadı mı? Bankaların içini, pancar üreticileri mi boşalttı? İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında spekülasyon yapanlar tütün üreticileri midir? TELEKOM, zarar mı ediyordu, kamu açıklarının sebebi TELEKOM mu idi ki, Şubat krizinden beri İMF, TELEKOM'la yatıp TELEKOM'la kalkıyor? Türkiye, bu gün, iktisadi ve siyasi bağımsızlığından fedakârlık etme pahasına aldığı paraları nerelere sarfetmektedir. Üretime mi, yatırıma mı, ihracatın teşvikine mi, kalkın ve refahını arttırmaya mı, yoksa; içini, hepinizin gayet iyi tanıdığı bir takım siyasi parti değil, "Siyasi aileler"in boşalttığı bankaları kurtarmaya mı? Mevcut iktidarın kadroları, Mustafa Kemal Atatürk'ün "kimden yardım alırsanız, o­na hizmet edersiniz" sözünü doğrular biçimde, sadece küresel efendilere ve güç odaklarına hizmet etmektedir. Geleceğin tarihçileri Kasım ve Şubat krizlerinden yöneticilerin sorumlu olduğu akıl, ahlak ve güven krizi diye bahsedeceklerdir.

GENÇLERE MESAJLAR

Sevgili gençler, sizleri, üzerinde oturduğu Karun gibi bir hazineden habersiz, yoksul ve kimsesiz bekçiler durumuna düşürdüler. Ümitsiz olmayın, asla, ümidinizi kaybetmeyin. Sizlerin bu yoksul ve kimsesiz varlığı bile bizatihi, eşi bulunmaz bir hazinedir. Bu ülkenin yer altı kaynakları, her ne katar, bütün sömürgecilerin ve güç odaklarının, içerideki ve dışarıdaki hırsız şebekelerinin iştahını kabartacak, gözünü döndürecek kadar zenginse de, biz şuna canı gönülden inanıyoruz ki, Türkiye'nin asıl zenginlikleri yer altında değil yer üstündedir. Bunların biri vatan coğrafyasıdır, diğeri tarihidir, tarihi mirasdır. Bir diğeri ve en büyüğü de o mirasın kıyamete kadar yegane varisi olarak kalacak olan sizler ve sizden gelecek nesillerdir. Türk gençliği, Türk vatanının hem ziynetidir, hem de bekasının teminatıdır. Biz sizlere inanıyoruz, siz de lütfen, önce kendinize, sonra da devraldığınız ve sahip olduğunuz muazzam mirasa ve bağrından çıktığınız büyük millete inanın. İmancınızı, ümidinizi ve hayallerinizi asla kaybetmeyin.

ADALET, HÜRRİYET VE GÜVEN

Her türlü çözümün esas temeli ve gerçek zemini şu üç kavrama dayanır; Adalet, hürriyet ve güven duygusu... Bu temel ilkeler devlet politikası için de, sosyal hayat için de, ekonomik model için de aynen geçirlidir. Ama biz sadece iktidarımız dönemindeki adaleti sağlamakla kalmayacağız. Döneceğiz geriye, kimin gırtlağına, devletin, milletin, vatandaşın hakkı girmişse çekip alacağız. Bunun adı devr-i sabıksa, evet devri-i sabık... Kimsenin yaptığı, yediği, çaldığı, çırptığı yanına kar kalmayacak o­na göre, herkes şimdiden ayağını denk alsın! Bu gün, ülkeyi yönetenlere sesleniyorum. Tuhaf tuhaf isimlerle bir sürü operasyon yapıldı. Nerede şimdi bu yakalananlar? Soyup soğana çevirdikleri, ekmeğini, huzurunu ve geleceğini çaldıkları milletin arasında yine ellerini kollarını sallayarak dolaşmaları sizin yüzünüzü neden kızartmıyor? Devlet hazinesini kemirenler, kamu bankalarını soyanlar, kendi bankalarının içini boşaltanlar 3-5 ay hapis yattıktan sonra, büyük şehirlerin pahalı semtlerindeki bürolarına oturup yeniden icra-yı sanat edebilmek için kollarını sıvamaktadırlar. Biz bunları üç gün cezaevinde yatırmaya bile kıyamadınız. DGM'deki davalarını, ağır ceza mahkemelerine aktarana kadar o­nları hastanelerde, otel odalarını andıran özel odalarda misafir ettiniz.

DIŞ POLİTİKADA BELİRSİZLİK VAR

Dış politikada da tam bir güvensizlik, belirsizlik ve istikametsizlik hakimdir. Önümüzde en çok konuşulan ve tartışılan dış mesele olarak Avrupa Birliği'ne tam üyelik konusu durmaktadır. Biz, Büyük Birlik Partisi olarak, Türkiye'nin milli kimlik, milli bütünlük, milli menfaat ve milli beka endişelerini izale etmesi şartıyla Avrupa Birliği'ne üyelikten yanayız. Fakat Avrupa Birliği'ni her bedele değebilecek bir kızılelma olarak da asla görmüyoruz. Hele söz konusu olan Türkiye Cumhuriyeti'nin milli ve üniter devlet yapısıyla, "Avrupa Birliği'nin canı cehenneme" diyebilecek kadar da açık ve net konuşuyoruz. Avrupa Birliği'ne tam üyelik konusunda Türkiye'den bazı adımlar atmasını istemesi normal karşılanıyor da, Türkiye'nin milli bütünlük ve bekasını ilgilendiren konularda Avrupa Birliği'ne bazı sınırları hatırlatmasından niye rahatsızlık duyuluyor ki? Türkiye Cumhuriyeti varlığını Avrupa Birliği'ne mi borçlu? Biz bu ülkeyi Avrupa'dan veya başka bir yerden ödünç filan mı aldık? Bu gün Türkiye'yi yönetenler, iktidarda kalabilmek için Avrupa Birliği'ne ve İMF'ye fena halde muhtaç durumdalar. Fakat herkesi uyarıyoruz, Türkiye'deki bu gelip geçici yönetimle, bu geçip gitmek üzere olan yönetimle Türkiye'yi, Türk milletini ve Türk devletini sakın karıştırmasınlar! İktidarda bulunanlar, koltuklarında oturabilmek için Avrupa ve İMF'nin inayetine muhtaç olabilirler ama Türkiye ayakta kalmak ve o­nuruyla yaşayabilmek için sadece kendine ve kendi evlatlarına muhtaçtır. Avrupa Birliği üyeliğinin, Türkiye'nin etnik ve mezhebi ayrımcılığı meşrulaştırarak kendi eliyle kendi toprağına nifak tohumları ekme şartına, Kıbrıs ve Ege ihtilaflarında barış uğrunda değil, sadece Rum yönetimi ve Yunanistan lehine fedakarlık etmesi şartına bağlanmasını hiçbir şey pahasına kabul edemeyiz. Siyasetteki manevra alanı gittikçe daralan bir siyasi liderin "Ya Avrupa Birliği, ya da ölüm" tarzında sakat bir mantıkla soyunduğu felaket tellallığı siyaseti Türkiye'nin resmi anlayışı olmaktan derhal çıkartılmalıdır. Kendi milli reflekslerini kaybetmiş olan bu iktidar, milletin reflekslerini de yok etmeye çalışmaktadır. Bakınız, Amerika'da FOX adlı bir televizyon kanalında Orak müdahalesi konusunda yapılan bir yorumda ne deniliyor? Deniliyor ki, "Türkiye, Amerika'nın Irak'a müdahalesine karşı çıkamaz; çünkü İMF Türkiye'yi bizim için satın aldı." Kullanılan sıfata lütfen dikkat ediniz. "Satın alındı!..." Kim; Türkiye, kim tarafından İMF tarafından... Böylesine aşağılayıcı bir ifade ve bu kadar hayasızca bir hakaret hangi ülkeye yapılsa, o ülke yöneticisiyle, yönetileniyle ayağa kalkmaz mıydı? Batılılar, maalesef Türkiye'yi aşağılamayı artık alışkanlık haline getirdiler. Ünlü borsa kralı, Amerikalı Corc Soroz, hem de Türkiye ziyareti esnasında kartel medyasına verdiği bir mülakatta, "Türkiye'nin en iyi ve en geçerli ihraç malı ordusudur" diyecek kadar pervasız ve terbiyesiz bir üslup kullanırken, bizim işbirlikçi sermaye patronları Soroz'a yine de dalkavukluk etmekten kendilerini alamadılar. Ama, varsın etsinler, çoğu gitti azı kaldı. o­nlar için de, Corc Soroz gibi ahlaksız parazitlerin de...

BAŞÖRTÜSÜ YARASI ARTIK KAPANSIN

Yeri gelmişken bir noktanın altını özellikle çizmek isterim: Bütün dünyada, kişi hak ve hürriyetleri dendiğinde veya temel hak ve hürriyetler söz konusu olduğunda ilk akla gelen madde, din ve vicdan hürriyetidir. Din ve vicdan hürriyeti, hayat hakkı ile beraber temel hak ve hürriyetlerin özünü teşkil eder. Ülkemizde yıllardan beri, bu konuda yaşanan sıkıntılar, artık sosyal ve beşeri bir yara halini almakla kalmamış, bizi ülke ve toplum olarak, adeta rezil etmiştir. Başörtüsü yasağı sebebiyle, burada okuduğu okulu bırakıp veya burada herhangi bir yüksek okula girme ümidini kaybedip yurt dışına çıkan ve orada okuyan kız öğrencilerimizin sayısı 10 bini aşmış bulunmaktadır. Biz bu konunun siyasi rantına filan talip olanlardan değiliz. Bu günkü iktidara ve sorumlu makam ve mevkide bulunan bütün yetkililere, milletin bir ferdi ve bu ülke ve devletin sadık bir vatandaşı sıfatıyla sesleniyorum: Gelin, bu problemi siz çözün, rantı da, hayrı da, sevabı da, semeresi de sizin olsun. Ama yeter ki, milletin kalbini devletiyle vicdanı arasında ikiye bölen bu yara kapansın. Biz şunu çok iyi biliyoruz ki, üniversite ve imam-hatiplerdeki başörtüsü probleminin çözümü de buna benzer başka problemlerin çözümü de, tek bir siyasi parti, cenah veya anlayışın hedefi veya vaadi haline geldiği takdirde, serbest bırakılsa da çözülmüş olmayacaktır. Çözüm şudur: Ülke ve toplum olarak, devlet ve hükümet olarak bütün tarafların üzerinde mutabık kalacağı bir temel hak ve hürriyetler manzumesini gerçek anlamda milli ve toplumsal bir sözleşmeye bağlayarak başta anayasa olmak üzere hukuk sistemine yansıtmak ve bunları tartışma, çekişme, kamplaşma sebebi olmaktan çıkartmak... Büyük Birlik Partisi olarak bu çağrıyı hem devlet organlarına, hem iktidar kadrolarına, hem muhalif parti ve gruplara ve hem de esas olarak topluma iletmeyi insani, milli ve ahlaki bir ödev sayıyoruz. Büyük Birlik Partisi olarak, hem devletin laik niteliğine saygılıyız, hem de inançlarımızın hizmetkarıyız. Bizim için milli ve üniter devlet yapısı, Avrupa Birliği üyeliği dahil, hiçbir bedel karşılığında feda edilemeyecek bir değer ve ilkedir. Milli ve üniter devlet yapısını muhafaza etmek için yapılacak, her türlü, ama her türlü fedakarlık, bizim anlayışımıza göre tarihe, şehitlerimize ve gelecek nesillerimize karşı namus borcudur. Milletin ortak değerleri üzerinde ucuz ve kolay bir siyasi program izleyerek iktidara geçip saltanat sürme dönemi kapanmıştır. Milliyetçiliği tabelasına yazanların, "Mavi akım" gibi, "İMF yasaları" gibi milli menfaatlerimizi kökünden sarsan olaylarda hangi tavrı takındıklarını da; oy alabilmek uğruna mukaddeslerimizi parti rozetine indirgeyecek kadar ucuzlatıp mukaddesat sahiplerini olmadık eza ve cefalara sürükleyenleri de milletin nasıl teşhis edeceğini, ilk seçimde herkes görecektir. Yakın geçmişin acı olayları hepimizin zihninde tazeliğini korumaktadır. Cumhuriyeti sadece kendi tekelinde görenler, bizatihi cumhurun kendisini, yani halkı, halkın ezici çoğunluğunu yok saymışlardır. Demokrasi ise en fazla demokratlık iddiasında bulunan aydın zümrelerin çoğunluğu tarafından zor zamanda, adeta cami avlusuna terk edilmiştir. Son zamanlarda yapılan kamuoyu yoklamalarında, "hiç biri" diyenlerin birinci parti haline gelmesinin, siyasete karşı beslenen güvensizlik ve soğukluğun temelinde yatan asıl saikler, işte bu samimiyetsiz, inançsız ve ilkesiz tavırlardır. Bütün rantını, ortak değerlerin istismarına bağlayan siyaset tarzı artık iflas etmiş ve bu yüzden de sorumlu mevkilerde bulunan siyasi kadrolar millet nezdinde haklı olarak güç ve itibar kaybetmiştir.

BBP, SİYASETİN PARLAYAN YILDIZI

İşte, siyasetin değil, ama siyasetçilerin dibe vurduğu bu gün, siyasetin itibarını ve kalitesini yükseltebilmek için yalnız ve sadece bir partinin yıldızı parlamaktadır. O parti, Türk siyasetinin parlayan yıldızı Büyük Birlik Partisi'dir, sizlersiniz, bizleriz. Çünkü bizler, şimdiye kadar ucuz bir siyasi meta ve propaganda malzemesi olarak kullanılan milletin ortak değerlerinin, profesyonel pazarlama teknikleriyle siyasetin işporta tezgahına çıkarılması dönemini bittiğini ilan ediyoruz. Ortak milli ve manevi değerlerin pazarlandığı "siyaset borsası"nın kapısına millet adına kilit vuruyoruz. Burada açıkça ve altını çize çize söylüyor ve bir kere daha ilan ediyorum: BBP'nin meclis dışında ve muhalefette savunduğu ilkelerin tek bir tanesini bile, meclise girince veya iktidar olunca terkettiğine şahit olursanız, siz de gelin bu partinin kapısına kilit vurun. Biz, ortak değerlerimizin her birini Türkiye kimyasının vazgeçilmez maddeleri olarak görüyor ve kucaklıyoruz. Gerek bütün merkez diye adlandırılan siyasi partilere, gerek kimlik ve değer temsili iddiasındaki siyasi partilere oy veren bütün seçmenler, bütün taraftarlar kardeşlerimizdir. o­nların kimliklerinin ve değerlerinin herkesten fazla, bu salonlara sığmayan kadroların azim, inanç ve iradesidir. Burası ortak değerlerimizin mezcedildiği, buluşup kaynaştığı bir yapıdır. Büyük Birlik Partisi, Türk milletinin eline ayağına vurulan zincir ve prangalardan kurtulma iradesidir.

ARTIK BİRLİK VAKTİ GELDİ

Çağrımız, bu vatan için kalbi çarpan herkesedir. Size yalan söyleyenlerin, sizi aldatanların hep aynı oyunu sahnelemelerine bir kere daha izin vermeyin. Dünyadaki bu en zengin ülkenin hayasızca soyulmasına, arsızca talan edilmesine, nasılsa ayakta kalabilmiş üç-beş kurumun da çürütülmesine göz yummayın. Onurumuza ve geleceğimize hep birlikte sahip çıkalım. Üzerinde yaşadığımız bereketli toprakların kıymetini bilelim. Devir, bir dev gibi doğrulmak devridir. Zengin toprakların fakir ve ezik bekçileri olarak kalmak yerine, bu coğrafyanın başı dik ve varlıklı sahipleri olarak yeniden dev gibi doğrulalım. Biz tarih muhasebesini de, yaşadığımız hayatın tahlilini de, geleceğe yönelik ülke ve toplum perspektifini de aynı derecede önemsiyoruz. Türkiye'ye sunacağımız ülke ve toplum projesinin, politik vaadin sonuna kadar arkasında olacağız. Ve bizim sunacağımız projeyi, bizim vaadedeceğimiz icraatı başka hiç kimsenin ve hiçbir kadronun göze bile alamayacağını, bundan sonra her adımda yeniden göreceksiniz. Çünkü bizim Allah'tan gayrı hiçbir şeyden korkumuz da yok, kimseye ve hiçbir yere ödeyecek diyet borcumuz da yok. Bizim siyasetteki "aile" fotoğrafımızda sadece ve sadece millet var ve daima millet olacak. Biz, milletimizin yalnız bu gününü değil, sadece kendi ömür müddetimiz içindeki tarihini değil, Allah nasip ettiyse eğer, kıyamete kadar sürecek büyük yürüyüşünü ve medeniyet dirilişini siyasi programımızın can damarı olarak tasarlıyoruz. Tıpkı bin yıl öncesinde Diyar-ı Rum'u Anadolu'ya çeviren, bu toprakları vatan yapan Alp-erenlerin yaptıkları gibi... Artık birlik vaktidir. Ülkemizin önünde ayak bağı olanları bertaraf etmek, önce Dandanakan'da birliği sağlayıp, oradan Malazgirt'e uzanmak vaktidir. Önce Domaniç Yaylasında toplanıp, sonra İstanbul'a yürümek vaktidir. Eğer şimdi birleşemezsek, endişem o ki, yarın uğruna birleşmek mecburiyetinde olacağımız bir şeyler kalmayabilir. Kaybedecek vakit yoktur. Mazimiz, gelecek nesillerimiz, ülkemiz ve ülkülerimizin için... Büyük birlik çizgisinden, yani bin yıllık ana damardan, doğru çizgiden koparak sağa sola savrulmuş kardeşlerim, hem kendinizi, hem inandığınız değerleri, hayatınızı vakfettiğiniz idealleri ve hem de size, bize, hepimize çok pahalıya maledilerek ema

 

© Copyright-2005

Sonhavadis