
Yasa tasarısı çıkar, yasalaşır, ona yönelik uygulama başlar; ama yarın gelen onu değiştirir, başka bir uygulamaya geçer. Yasalaşması da çok önemli değil. Önemli olan buna biz hazır mıyız?.. Yani yerel yönetim ve merkez teşkilatı buna hazır mı?.. Hazır olsaydık eğer bu kadar tartışılmazdı, bu kadar değişikliğe uğramazdı.”
Nüfus
Merkez olarak en son nüfus sayımında 4200'den 3900'e düştü. Aradaki 300 kişilik fark nüfus kaybı değil de, tam tespit yapılmış olmasından kaynaklanmakta. Gerçek nüfus zaten 3500-4000 arasında. Yazın nüfus dışarı çalışmaya giden insanlardan dolayı azalabiliyor. Ama genelde ilçe merkez nüfusumuz budur. 18.000'e yakın insanımız da köylerde yaşamakta. Köylerde bir düşüş yaşanmış. Son nüfus sayımında elde ettiğimiz verilere göre, 22.000'den 18.000'e düşmüş. Kaldıki bu zaten Ağrı'nın tümünde yaşanan bir durum. Terör zamanında köylerden büyük bir göç olmuş. Zaten bu göçlerden dolayı Ağrı'nın çehresi değişmiş. İl çevresine varoşlar eklenmiş. Bir kent görünümünden ziyade, bir köy görünümüne bürünmüş. Eskiden beri Ağrı'da yaşamış insanlar böyle ifade ediyorlar.
TARİHİ VE COĞRAFİ YAPI
İlçenin tarihi çok eskilere gidiyor. Hatta M.Ö. bile yerleşim olduğu bilinmekte. Ancak o döneme ait fazla bir kalıntımız yok. En eski kalıntımız Kümbet Mahallesi olarak bilinen yerde Selçuklular döneminden kalma bir kümbet. Bir de kalemiz var.
GELİR KAYNAKLARI
Burada hayvancılık hakim ve buna dayalı kısmi tarım var. İkliminin sert olması, toprakların tarımsal üretime elverişli olmaması en önemli etkenler. Tarım da hayvancılığa bağlı zaten. Yem bitkileri, hayvanlara kışlık yiyecek stok yapmak için yapılan bir tarım var. onun dışında üretim yok. İlçe merkezi düz bir alan olmasına rağmen köylerimiz çok dağlık. Köylerimizin büyük bir kısmı Aladağlar ve eteklerine kurulmuş. Buralarda 2000 nüfusun üzerinde köylerimiz bulunmakta. Dolayısıyla bölge coğrafi konumu sebebiyle bir yaşam güçlüğü çekmekte. Ancak son zamanlarda özellikle kış aylarında Köy Hizmetlerinin artan imkanlarıyla geçmişe oranla şartlarda düzelme olduğu söylenebilir. Örnek verecek olursak Tarık Akan ile Hülya Koçyiğit'in Derman adlı filmi Hamur-Ağrı arasında çekilmiş. Yani hiçbir ulaşım imkanı olmayan bir yermiş. Bu görüntüler artık gerilerde kaldı. Bizim yollarımız belki 2-3 gün kapalı kalabilir, ancak 4'üncü gün mutlaka açılır. Sürekli şehirden kopuk bir köy yaşamı kalmadı.
EĞİTİM VE SAĞLIK
İki sağlık ocağımız var. Bunlardan biri merkezde, diğeri de merkez köy diyebileceğimiz bir köyümüzde bulunmakta. Personelin ikisi doktor, 20'si yardımcı sağlık hizmetleri kadrosu olmak üzere toplam 22 kişidir. İlçe şartlarında bir sağlık ocağından öte hizmet verebilmek mümkün olmuyor. Burada bir dönem başlatılmış ve halen devam etmekte olan "Her ilçeye bir devlet hastanesi" projesi uygulanmakta. İlçemizdeki hastanenin 1991 yılında temeli atılmış ve bugün %90'ı tamamlanmış durumda. Ancak kalanı tamamlayarak hizmete açamıyoruz. Çünkü bir dönemin politikasıymış bu, şimdiki politika bu değil. Ve şu andaki politikanın doğru olduğuna inanıyorum. Hamur'daki tamamlanmamış olsa da diğer ilçelerdeki hastaneler tamamlanmış. O ilçelerin hepsinin devlet hastanesi var. Mesela bizdeki 30 yataklı bir hastane. Böyle bir hastanede bütün uzman hekimleri barındırabilirsin, ameliyathanesini açabilirsin ancak Türkiye'deki uzman hekim kadrosunu biliyoruz. Bunların çalışma koşullarını da biliyoruz. Böyle bir ilçede çalışmaları mümkün değil. İllerde bile yeteri kadar uzman bulunmazken, ilçelere vermek mümkün değil. Diğer ilçelerde hastaneler faaliyette olmasına rağmen, yaptıkları tek görev bir sağlık ocağının vermiş olduğu hizmettir. Dolayısıyla ilçedeki sağlık hizmetleri sağlık ocağı ile yürütülür ve ilçemdeki sağlık hizmetlerini bu anlamda yeterli görüyorum. İle de yakınız bir sorunumuz yok. Eğitim konusunda tüm Ağrı'da ve ilçemizde ciddi bir sıkıntı var. 8 yıllık kesintisiz eğitime geçeli 6 yıl oldu. Ama diğer çalıştığımız yerlerde artık 8 yıllık eğitimin bir problemi kalmamıştı. Geçiş süreci tamamlanmıştı. Ama burada çok büyük eksiklikler var. Çünkü batıda taşımalı sistemle bu sorun çözüldü. Burada ise ulaşım imkanları zor. Kış aylarında kapalı yollar oluyor. Her gün açılan yollar yeniden kapanıyor. Bu şartlarda taşımalı eğitim mümkün değil ve bu yüzden taşımalı eğitim hiç devreye sokulmamış. YIBO inşaatı başlatılmış, halen devam etmekte. Bu bölgede 8 yıllık eğitimin tek çözüm yolu YIBO'lardır. Ama ailelerin de çocuklarını YIBO'lara verme konusunda ön yargıları olduğundan sorunlar çıkacaktır. YIBO'lar eğitime açıldığında ve insanlar oradaki eğitimin kalitesine, çocuklarının güvende olduğuna inandıklarında bu problem aşılacaktır. Tabi bu belli bir süreç istiyor. İnşallah 2003-2004'te YIBO'muz eğitime açıldıktan sonra, buradaki eğitim probleminin çözüleceğine inanıyorum. Eğitim buradaki en büyük problem, çocukların elindeki tek şans. O çocuğa eğitim veremezsen köyden çıkma şansı da yoktur zaten. Bu yörelerdeki problemlerin çözülmesinin de tek yolu eğitimdir. Halkın kendi kendine bunların farkına varması da mümkün değil. Biz köylerdeki öğretmenlerimize sürekli söylüyoruz "Siz köyde sadece çocuklara eğitim vermekle görevli değilsiniz, oradaki halka da eğitimin önemini anlatmalısınız." Diye. Buradaki öğretmenlerin %80'i stajyerdir. Batıda öğretmenlik kurasını çektikten sonra geldikleri ilk yer burasıdır ve batıdaki yaşam şartlarıyla buradaki yaşam şartları arasında köyler bazında söyleyecek olursak, gerçekten uçurumlar vardır. O insanlar önce buradaki ağır yaşam şartlarına mı alışsınlar, yoksa çocuklara eğitim mi versinler. Eğitim kalitesinin düşüklüğündeki en önemli faktörlerden birisi budur. O nedenle, ben diyorum ki; ne zaman Ağrı kendi öğretmenlerini yetiştirir, bu kişiler gider dışarıda bir süre çalışır, sonra ilçesine döner, buraya hem deneyimli bir öğretmen olarak döner, hem de burayı ve şartlarını bilen bir insan olarak sıkıntı çekmez. İşte o zaman eğitim kalitesi yükselir. Bu hepimiz için geçerlidir. Kendi memleketimizde daha iyi hizmet veririz diye düşünüyorum. Bu yörenin insanları burada kendi halkına yönelik hizmetlerde kullanılabilecekleri görevleri üstlendiklerinde, hizmet vermeye başladıklarında, işte o zaman kamu kültürü oluşacaktır ve işler rayına oturacaktır diye düşünüyorum.
PROJELER YATIRIMLAR
Ağrı ve ilçelerindeki en büyük problem istihdam. Yani insanların yaptıkları tarım ve hayvancılık dışında ailelerine katkı yapabilecekleri başka bir imkan yok. Bir sanayii tesisi yok. Böyle olunca daha önceki kaymakamların kurduğu bazı şeyleri devam ettirmeye, geliştirmeye özen gösterdik. Yani iş imkanı... İş imkanı derken de devlet kapısından geçinme şeklinde değil de, bizim kurduğumuz bazı işletmelerle önce onlara öğretme, sonra da kendi kendilerine devam etmelerini sağlamaya yönelik bir politika izleniyor ilçede. Biz de bunu devam ettiriyoruz. Ama insanların girişimci ruhu da çok önemli tabi. Mesela burada 5-6 sene evvel kurulmuş bir tavuk çiftliği vardı. Bunun gündeme gelmesinin ilk nedeni yöre halkına tavukçuluğu öğretmek imiş ve sonra bunu halka devrederek kendi imkanlarıyla yürütmelerini sağlamakmış. Bizim görevimiz bunu halka öğretmektir. Ama burada bu zihniyetle başlayan bütün kamu girişimleri, halen kamu girişimi olarak devam ediyor. İnsanlar bu çiftliğin çalıştığını, kendisinin bu işi yapabildiğini görse de devletin garantisi olmadan kendi başına buna girmeye cesaret edemiyor. Hala 7000 başlık tavuk çiftliğini biz işletiyoruz. Hatta ben geldiğimde kapalıydı. İşçiler 6-7 aydır maaşlarını alamamaktaydılar. Ben geldiğimde projenin amacını anlattım, bu işi öğrenen işçilere, kendilerinin devam ettirmesini söyledim. Yapmak istemediler. Maaş alalım, kârı senin olsun mantığı var. 2-3 ay girişimci aradık. Bizim asli görevimiz bu işletmelerle ilgilenmek değildir. Ama sonuçta ben burada tavukçuluğu öğrendim. Bir de bu şekilde girişilmiş alabalık çiftliğimiz var. 4000 kapasiteli. Bir tuz işletmemiz var. TEKEL verimli işlemediğinden kapatılmış işletmelerden biri. Köylere Hizmet Götürme Birliği almış ve Baldere adlı bir köyde köylülere vermiş Sıcak su çıkıyor ve bunu tuza dönüştürüyorlar. TEKEL zamanında o köylüler işçi olarak çalışıyorlarmış ve işi biliyorlarmış. Köy uzak olduğu için köylülere devretmiş birliğimiz. 2 sene köylüler işletmiş. Ama TEKEL bize devrettiğinde oranın kapasitesi 150-200 ton iken köylü 20-30 ton ancak üretebilmiş. Bizim de TEKEL'e ödememiz gereken bir kira var, ruhsat harcı var. Geçen yıl tekrar biz işletmek istedik, 6 ayda 110 ton tuz ürettik. Halkın bu tür konularda girişimci ruhu yok. Hepsi bizim üstümüze kalmış. Bizim işçimiz maaşlı elemanımız oluyor, ama kendisi alıp yapmıyor. Halkı teşvik etmek istiyoruz. Bunlar geldiğimizde altyapısı hazır olan ama halka devredemediğimiz için çalıştırmak zorunda kaldığımız projeler. Kamunun görevi bu değildir. Kamunun görevi ticari hayatın kurallarını oturtmak, sistemini kurmak, vatandaşa bunları çalıştırma konusunda yardımcı olmak. Ama hepsini biz üstlenince, diyorum kaymakam olarak hiçbiri benim görevim değil ama ne yapalım?. Geldiğimizde ilçemizde vardı bunlar ve biz de devam ettirdik. Çünkü devredemedik. Kapatmak da olmuyor. Kilit vurmaktansa kerhen de olsa çalıştırıyoruz. Gönülsüz değil tabi, yapalım da vatandaş neden yapmasın?.. Bu geçişi sağlayamamışız. Bu bakımdan kâr edebilecek bir proje yapma düşüncesinde değilim. Mevcutları kârlı bir şekilde çalıştırıp, bunun kârını da vatandaşa aktarmaya çalıştık. Mesela vakfımızın bir tekstil atölyesi var. Buradan elde ettiğimiz gelirle vatandaşa mesela hayvancılık konusunda destek olalım. Buradaki hayvancılık batıdaki gibi değil. Günlük süt üretimi 4-5 litre. Bu da günlük ev ihtiyaçlarında kullanılıyor. Bu konuya dönük bir projemiz var. İnşallah bu yıl gerçekleştireceğiz. Irk hayvanları verelim, İlçe Tarım Müdürlüğü olarak bunların yetiştirilmesi konusunda vatandaşa yardımcı olalım. onların yapabileceği şeyleri teşvik edelim. Elde ettiğimiz parayı da bu tür projelere yönlendirdim. Mesela şu anda bizim köylerimizin %70'inde içme suyu yok. 2 yıl boyunca elde ettiğimiz paralarla bunların projelerine girişeceğiz artık. Köylerimizde içme suyu yokken, ilçe merkezinde bu tür ticari işletmelere girmek, bütün geliri kendi içinde çevirip durmak çok anlamlı değil. Ticari işletmenin gelirini vatandaşa döndürmek zorundayız. Bu tür hizmetlere öncelik veriyorum. 3 köy gurup yolumuz var, tamamı stabilize. Hiçbirinde asfalt yok. Mevsim itibariyle, coğrafi şartlar ve iklim itibariyle sağlıklı bir zemin yok. Yazın kumu yağmur götürür, kışın karı emer, bahara çıktığında o yol çamurdur.
ASAYİŞ
Terör bittiğindin beri asayiş konusunda hiçbir problem yok ilçemizde. Adi olayımız bile yok. Ocak ayından beri herhangi bir vukuatımız yok. Jandarma bölgesinde, köylerin bazılarında, geleneksel toplum kurallarının devam etmesi sebebiyle birkaç dövüş, kavga, yaralama, öldürme oluyor; ama, ilçe merkezinde bu tür olaylar yok. Asayiş hizmetleri zaten ilçede emniyet, köylerde jandarma aracılığıyla yürütülüyor.
SORUNLAR
En acil çözüm getirilmesi gereken sorunumuz eğitim. 8 yıllık kesintisiz eğitime biz halen geçemedik. Fiziki altyapısı hemen hemen bitmek üzere. İnsanları ikna anlamında da altyapısı tamamlandı. Bizim çalışmalarımız bu konuda, bu şekilde devam etti. 8 yıllık eğitime geçiş süreci tamamlandığında ve çocukların ufkunu açtığımızda gerisi gelecektir. Eğitim konusu çözüldüğünde, buradaki pek çok sorun da çözülecektir. Buradaki her şey cehaletten kaynaklanıyor. Batıdaki insanların ulaştığı kültür düzeyine ulaşamamaktan kaynaklanıyor. İkinci ve en büyük sorunumuz fazla nüfus artışı. Çok çocukları olduğunda güçlü olacaklarını düşünüyorlar. Ama çok çocuk sahibi olmak güçlü olmak değil, ezik olmaktır. Burada geçim kaynakları çok sınırlı, çocuk sayısı çok fazla. Bu bizim kendi başımıza çözebileceğimiz bir olay değil. Bu bir devlet politikası istiyor. Yani biz burada anlattığımızda, yanlış anlaşıldığımızda, arkamızda duracak bir devlet politikası yok. Çeşitli çözümler üretilebilir. Yeşil kart sayısı korkunç fazla. Geliri asgari ücretin 3'te 1'ini aşamayan kişiler alıyor. Bu sınırı aşan hiç kimse de yok. 10 çocuğu olan bir yerde, gelir ne kadar çok olursa olsun kişi başına böldüğünde asgari ücretin 3'te 1'ini aşma şansı sıfır. Kısacası herkes yeşil kartlı. Devlet demeli ki mesela 3-4 çocuktan fazlasını yeşil karttan yararlandırmayacağım. Bunlar devlet politikası gerektiren durumlar. Bunlar ciddi anlamda mercek altına alınması ve ulusal politika anlamında çözülmesi gereken problemler. Tek başımıza bir şeyler yapmaya çalıştığımızda biz zarar görüyoruz. Sadece fikir veriyor, tavsiye ediyoruz, yaptırıma dönüştüremiyoruz. Dönüştürdüğümüzde aslında elimizde olmayan bir yaptırımı uygulamış oluyoruz. Bu da yasal olmuyor.
MAHALLİ İDARELER YASASI
Yıllardır taslak halinde. Halen herkesin kafasında oturmuş bir çözüm yok demek ki. Bu yasa tasarısı çıktığı günden itibaren 20 kez revize ediliyorsa, demek ki ulusal anlamda bir görüşünüz yok. Her gelen kafasına göre bir değişiklik yapıyor. Ardından gelen yine beğenmiyor, değiştiriyor. Henüz altyapısı oluşmamış demek ki. Yasa tasarısı çıkar, yasalaşır, ona yönelik uygulama başlar; ama yarın gelen onu değiştirir, başka bir uygulamaya geçer. Yasalaşması da çok önemli değil. Önemli olan buna biz hazır mıyız?.. Yani yerel yönetim ve merkez teşkilatı buna hazır mı?.. Hazır olsaydık eğer bu kadar tartışılmazdı, bu kadar değişikliğe uğramazdı. Halen yerel yönetimler kendi çıkarları, merkezi yönetim de kendi çıkarları doğrultusunda geçiştiriyor, ortak bir noktada buluşamıyoruz. Önce bu ortak noktada buluşulsun, ondan sonra çıksın. Hemen çıksın demiyorum. Nihayetinde hemen çıkmıyor, demek ki hazır da değil. Öncelikle herkes buna hazır olsun, sürekli gündeme değişiklikler gelmesin. Diğer yandan yap-boz tahtasına dönecekse, o daha da kötü. Diyelim ki, yetkiler devredildi ve sonuçta, tartışılan şekilde yetkilerin gerektiği gibi kullanılmaması gerçekleşti. Bu sefer geri alma gündeme gelecek. Veremeyeceksen, henüz o kullanamayacaksa, bunu hiç vermeden, yine merkezden devam etmesi şu aşamada daha doğru. Bana göre yerel yönetimler yetkilerini kullanma konusunda hazır değiller. Yerel yönetimlerin bugün de kendi gelirlerini yaratabilme konusunda çok büyük yetkileri var aslında. Ama bizim belediyelerimiz vatandaşa yönelik bu tür şeylerden korktukları, kendi gelirlerini yaratamadıkları ve sadece Ankara'dan gönderilecek paralara baktıkları için şu anda borç batağındalar. Ayrıca yöneticilerin ve personelin eğitimi konusunda da sıkıntılar var. Görevi gerektiği gibi yapacağını düşündükleri kişileri kadrolara dolduruyorlar. onlardan emin olunmadığı sürece onlara yetki vermek, kaynak vermek Türkiye'nin sorunlarını çözmez. Belediyelerdeki kadrolaşma çok sağlıklı değil. Çünkü siyasi yaklaşımlarla kadrolar oluşturuluyor. Bugün belediyeler çok zor durumdalar. Ama neden bu duruma geldiler?.. Kendi suçları yüzünden geldiler. Yetkileri kaynakları olmadığından değil.
MESAJ
Burada görev yapan arkadaşların, buraya bir hizmet vermeye çalışırken, öncelikle sorunları çok iyi tespit etmeleri gerekir. Yani bir çok sorun var. Bunları öncelik sırasına koymak lazım. Daha biz henüz telefon, su, elektrik gibi hizmetleri tam olarak vermemişiz. Benim 46 köyüm, 46 muhtarım var. 2 yıldır hepsiyle 3'er, 4'er belki 10'ar kez görüşmüşümdür. Bize bir takım taleplerle gelirler. Ama ben köy muhtarlarından şu taleplerle gelmelerini beklerdim: Öğretmen açığım var, imam yok, öğretmeni yetersiz görüyorum, kaliteli bir öğretmen istiyorum veya köyde okumu-yazma bilmeyen vatandaşlarıma kurs istiyorum gibi. Ama böyle taleplerle değil, fakirlere yardım için geliyorlar. Vatandaş devletten ne talep edeceğini bilmiyor... Sürekli Sosyal Yardım Vakfının dağıttığı paralarla ilgileniyorlar. Bizim de yapmamız gereken; onlar talep etmediği için, onların sorunlarını tespit etmek. Burada sorunların uzun süre gündemde kalmasının temelinde bu karşılıklı anlaşmazlık yatıyor. onları ancak vakıftan yardım vereceğim deyince memnun ediyorsunuz. Ama "Köyünüze su getireceğim imece usulüyle, sen de çalış." dediğimizde işlerine gelmiyor. Vatandaşta bu bilinç yok. Her şeyi devletten bekliyorlar. Mesela buranın halkı çoğunlukla inşaat işçiliğiyle uğraşır. Geçenlerde içme suyu projesi yaptık. Tugay Komutanlığı, Valilik ve Kaymakamlık işbirliği ile. Kaymakamlık olarak boruyu aldık, kepçeyle kazdık ve döşedik. Valilik makine-teçhizat kısmını aldı. Tugay da depoyu yapmak istedi. O sırada Tugay'ın uzun süren denetlemeleri başladı. Tugay her türlü malzemeyi almış ve köye getirmişti. Asker denetlemelerden dolayı işçiliği yapamadı. Köylülerden yapmalarını istedik. Deponun işçiliğini köy yaptı; ama parayla yaptı. Muhtar kendi cebinden adam çalıştırıp depoyu yaptırdı. Yani bu bilinci burada oluşturamadığımız sürece devlet imkanlarıyla ne yapsan boş. Bugün köylerde %70'inin suyu yoksa, bunda bizim hatamız olduğu kadar, daha fazlası belki de vatandaşın hatası. Bize destek olmuyorlar. Unutmayalım ki batıdaki imkanlar burada yok. Devlet buralarla ilgilenmiyor deyip işin içinden çıkıyorlar. -Bir bayan olarak taşrada görev yapmanın dezavantajları var mı? 1991 yılından itibaren bayan kaymakamlar göreve alınmaya başladı. Eskiden hep erkek işi gibi görülmüş. Ama burada yaptığım iş halkla ilişkilerden başka bir şey değil aslında. onları dinliyorum... Kaba kuvvet, fiziki güç gerektiren bir iş değil yaptığımız. onun için hiçbir zorluğu yok. Halkla ilişkiler anlamında da bayan olarak kendimi erkek arkadaşlara oranla daha avantajlı görüyorum. Bizim ilçelerde yaşadığımız en büyük sıkıntı, bir takım siyasilerin, ilçede ileri gelen kişilerin ilçe kaymakamından talepleri olmasıdır. Belki bunların bir kısmı yasa dahilindedir. Ama bir kısmı var ki, pek de kurallara uygun talepler değildir. Bizde erkek arkadaşlara göre bu taleplerin oranı çok daha düşük. Konuştuğumuzda bunu görüyorum. Bize daha seviyeli davranıyorlar. Çalıştığım bütün insanlar erkek. Bayan olarak taşrada çalışmanın bir zorluğunu görmediğim gibi, anlattığım şekilde avantajlarını gördüm diyebilirim. Yasemin Çetinkaya 1976 Ankara doğumlu. İlk, orta, lise, üniversite kısacası tüm eğitim hayatı Ankara'da geçmiş. 1996 senesinde Ankara üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünden mezun oldu. Mezun olduktan 3 ay sonra kaymakam adayı olarak işe başladı. 3 yıl devam eden bir staj süresi sonunda, 2000 yılında asaleten kaymakam olarak atandı. İlk görev yeri Rize-Kalkandere İlçesi. 2 seneyi tamamladıktan sonra 2001 yılı sonuna doğru Hamur'da görevine başladı. Halen devam etmekte.