Avrupa' nın ikilemi baştarafı
|
Tarih /Sayı : |
1-15 Aralık 2004/ 46.Sayı |
Gizli eller hiç ilgisi olmayan yeni AB üyesi Slovak Meclisinde bir anda soykırımı gündeme getiriverdi. Güçler savaşının verildiği en önemli coğrafya olan Ortadoğu ve Hazar bölgelerine köprü konumunda olan ve Avrupa coğrafyasında da toprakları bulunan Türkiye ise ekonomisi, siyaseti ve kültürel yaşantısının bir çok ipi Batının elinde olmasına rağmen küresel hakimiyet savaşı sahasında göz ardı edilecek kadar kolay bir ülke gibi durmuyor. Tarihi geçmişiyle bin yıldır batı emperyalizmine karşı gelebilen ve başarabilen tek ülke. AB üyeliği için son zamanlarda Avrupa ülkelerinin birbiri ile çelişen, her gün değişebilen açıklamaları da bunu göstermekte.
Türkiye son bir kaç yılda her alanda inanılmazları gerçekleştirse de üyelik yada müzakere için her geçen gün yeni bir şart öne sürülüyor. Böylece AB süreci hem zorlaşıyor hem de uzuyor. Yine de Türkiye her yeni gün üzerine düşen bir yeniyi yapıyor. Son olarak Avrupa Konseyine üç yıllık 2004 yılı Katılım Öncesi Ekonomi Programını sundu. Bu 2001 yılından beri sunulan dördüncü program ve önemi büyük çünkü Türkiye dış ticaretinin üçte ikisini Avrupa ülkeleri ile yapıyor ve aday bir ülkenin AB’nin ekonomik kriterleri sayılan Maastrich Kriterlerini yakalaması gerekiyor. Ekonomik Program; ihracatın, yabancı sermaye yatırımlarının, istihdamın, turizm gelirlerinin, büyüme hızının arttırılmasını ve milli gelirin yükseltilmesini, ekonominin dış şoklara hazırlıklı hale getirilmesini, bölgeler arası gelişmişlik farklarının azaltılmasını, kamu borçlanma oranının, bütçe açığının, faiz ve enflasyonun düşürülmesini, özelleştirmenin hızlandırılmasını, vergi sisteminin basitleştirilmesini, sosyal güvenlik sistemi açıklarının kapatılmasını hedefliyor ve AB sürecindeki olumlu gelişmelerin bütün bu hedeflerin gerçekleştirilmesine çok büyük katkısının olacağı umuluyor. Türkiye piyasasını etkileyen iç ve dış etkenler ise şimdiden 17 Aralık’a kilitlenmiş durumda ve o zamana kadar yapılan açıklamaları dikkatlice izliyor. Son açıklanan ekonomik veriler olumlu olsa da yukarıdaki makro hedeflerin tutturulması zorlu AB sürecinde kolay gözükmüyor. Arkasından hemen CMUK, Adli Kolluk ve Ceza İnfaz Yasaları geliyor ve bu yasaların 17 Aralık’tan önce çıkarılması hedefleniyor. AB ise Aralık Zirvesi’nde ele alınacak taslak metni üye ülkeler ve Türkiye’nin verecekleri tepkileri ölçme yöntemi ile bir duyurarak bir kapalı kapılar ardında hazırlamaya çalışıyor. Bilinen son taslak 6 Ekim raporunda dile getirilenleri biraz yumuşatmış görünse de hala liderler dillerinde telaffuz ediliyor. Bu taslakta 1999 Helsinki ve 2002 Kopenhag Zirvesi'nde kısa ve orta vadede yapılması gerekenler şeklinde alınan kararlarla yine çelişiyor. Yirmi otuz yıl sonrasını düşünen, politika, siyaset ve ekonomisini ona göre yönlendiren Avrupa, Müslüman Türkiye’nin de dahil olmasıyla gelecekteki küresel misyonunu gerçekleştirmekte zorlanabileceği korkusunu bir türlü yenemiyor yani ikiyüzlü davranıyor. Bu korkusu ortada iken Türkiye’ye azınlık, insan hakları vs. gibi konularda korkularını yenmesini ve adım atması gerektiğini dayatıyor. Avrupa parlamentosu Başkanının son Diyarbakır gezisinden birkaç gün geçmiyor ki Kürt kökenli Türk vatandaşlarını temsil ettiğini iddia eden bir grup Avrupa basınında eşit haklar, özerklik vs. gibi kendi içlerinde dahi anlaşamayıp çatlaklar oluşturan bir ilana kalkışıyorlar. Belli ki dillerde telaffuz edilenler taslaktan çıksa da peşi bırakılmıyor. Avrupalı Türkiye’nin yirmi otuz yıl sonra AB’nin en kalabalık ülkesi olacağını, bu gücüyle Avrupa’ya büyük bir işgücü akını olacağını ve AB’nin en büyük ülkesi olacağını düşünüyor ve korkuyor. İhmal ettiğimiz Kıbrıs konusunda ise yine Türkiye tarafından taviz bekleniyor. Kendi hakimiyeti dışındaki toprakları kendi ülkesi sayan ve eşi görülmemiş bir şekilde AB’ye üye kabul edilen Türk kanına susamış bir yönetimi Kıbrıs Cumhuriyeti şeklinde tanıyarak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşlarını azınlık durumuna sokmamızı ve sebep oldukları çözümsüzlüğe bizim de bir katkı sağlamamızı istiyor. Geçmişi ve dini kendinden olan bir topluluğa bu denli taviz ve koruma sağlarken, referandum sonrası KKTC üzerindeki izolasyonları kaldıracağına dair verdiği sözleri de unutuyor. Türkiye Kıbrıs’ta Rumlar için kısıtlamalar isterken bunun AB ruhuna uymayacağını belirtmesine rağmen, Türkiye için serbest dolaşıma kalıcı kısıtlama getirilmesini, müzakereler sonucunda tam üyeliğin garanti olarak görülmemesini, tam üyelik olmazsa imtiyazlı ortaklık verilebileceğini müzakere şartları olarak ya taslakta yada telaffuzları ile dayatmaya çalışıyor. Ermenistan’la sınır kapısı açılmasını, ruhban okuluna izin verilmesini istiyor. Bunları isterken her bir Avrupa ülkesinde dağınık bir halde bulunan ve sayıları üç milyonu bulan Türk kökenliyi sindiremedikleri, kendi kültürlerine uyduramadıkları için her geçen gün bunlara yönelik kısıtlamalara gidiyor.
Türkiye’nin şu anki standartlarının AB’ye uymadığını herkes biliyor ama sanki Türkiye üyeliğe birkaç yıl önceden başvurmuş, Helsinki’de Kopenhag’da anlaşmalara imza atılmamış gibi davranıyor. Başta Fransa olmak üzere gerçek niyetini bu şekilde ortaya koyan ülkeler bunu kendi halklarının iradesinin bir sonucu olarak deklere ediyor. Bütün bu ikiyüzlülüklerine sebep olan korkularına rağmen stratejik konumu, pazar potansiyeli, enerji coğrafyalarına komşu bulunması ve AB’nin önümüzdeki on yıllardaki küresel misyonu için güçlü bir jandarması olarak Türkiye vazgeçilmez bir unsur olarak da bir yanda duruyor. Bu ikileme yenilen Avrupa’nın oldu bittilerine yenilmememiz gerekiyor.
|