goko
     
 
 
Ana sayfaArþivÝletiþim Formu
Editörün Köşesi
Konu :Yeni Bir Dönem

Yazar : Selvi Erdoğan Turgut
 
Duyurular
 "BİZİM" yazmayan hiçbir Mahalli İdareler Gazetesi sorumlulugumuzda degildir!

 Mutlak ve mutlak bizi taklit edenler olacaktır, zaman zaman ismimizin önüne veya arkasına ekleme yaparak taklit edecekler veya başka isim altında BİZİM formatımızla bizi kullanarak siz yerel yöneticileri ve siyasileri ziyaret edeceklerdir


 Bu durumda hemen gazetenin künyesine bakın, Gazete Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü Selvi ERDOGAN TURGUT ise işte o gazete bizim sorumluluğumuzdadır.


 Unutmayın! Yerel yönetimlerin gözü , kulağı, sesi olan yerel yönetimlerin sorunlarını ve icraatlarını dile getiren gazete;
Bizim Mahalli İdareler Gazetesidir ...


 
Reklam

Gazetemize reklam vermek için tıklayınız.

Linkler


Yerinden Yönetim Platformu adı altında siz değerli okurlarımıza yeni yüzümüz ile merhaba demekten gurur duyuyoruz. www.yyplatformu.com.tr.
Bilgi

Bizim Mahalli İdareler Gaztesine Hoşgeldiniz. Bugün 29.08.2008 05:43:13, Ocak 2005 tarihinden itibaren portalımız toplam 1685894 ziyaret almıştır. Aktif ziyaretçi sayımız 47 .

Ekibimize Katılın
Eğer siz de güçlü, kaliteli ve seviyeli bir gazetede, takım arkadaşımız olarak yeralmak isterseniz.Lütfen tıklayınız.


UYARI :
Sitemiz içeriğinde yer alan haber ve fotoğraflar izinsiz iktibas edilemez.

 

Eğer siz de güçlü, kaliteli ve seviyeli bir gazetede, takım arkadaşımız olarak yeralmak isterseniz.Lütfen tıklayınız.


UYARI :
Sitemiz içeriğinde yer alan haber ve fotoğraflar izinsiz iktibas edilemez.

 

Google

 

 
 
 
YÜZYILLARIN OYUNU
 
YÜZYILLARIN OYUNU

Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme ve çöküş dönemi, gayri Müslimlerin dış güçlerce kendi menfaatleri doğrultusunda kışkırtılıp, Hükümeti bunlar lehinde haklar çıkarmaya zorlayarak dini, siyasi ve ekonomik anlamda güçlendirdikten sonra Devlet’e başkaldırmalarını sağlayıp Anadolu, Avrupa, Asya ve Afrika’da birçok cephede aynı anda mücadele etmek zorunda bırakılan İmparatorluğu yok etme planları ile doludur. Bunlardan en önemlisi bugün Anadolu’nun Doğusu ve Güneydoğusu üzerinde oynanan ve tarihe göz attığımızda gözler önünde bir tekerrür olarak belirecek olan Şark Meselesidir.

Batı’da yeni keşifler sonunda gerçekleşen rönasans ve reform hareketleriyle sanayi devriminden sonra teknolojik ve ekonomik olarak Avrupa’nın gerisinde kalan İmparatorluk bundan sonra batılı güçlerle mücadelede büyük zorluklar çekmeye, yüzyıllarca adalet ve zenginlik götürdüğü üç kıtadaki topraklarını muhafaza etmekte güçlükler çekmeye başlamıştır. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan sonra Rusya Ortodoks yayılmacılığında önemli bir güç elde etmiş, İngiltere ve Fransa'ya tanınan kapitülasyonlar Rusya’ya da tanınmıştır. Bu tarihten sonra Osmanlı topraklarını paylaşma yarışı Avrupa’da, Akdeniz’de ve Doğuda Rusya, Fransa ve İngiltere’nin büyük çıkar çatışmaları ile başlamış, İmparatorlukla savaş halinde olan bir ülkenin menfaatleri diğerlerinin aleyhinde bir gelişme gösterdiğinde diğer ülkeler Osmanlı yanında yer almış, çıkar birliği olduğunda ise Osmanlı karşısında ittifak olmuşlardır. 1800’lü yıllarının başlarında Balkanları İmparatorluktan koparmak için bu bölgede ve diğer bölgelerde birçok ayaklanmalar ve isyanlar tertiplenmiş ve Sırbistan prenslik, Yunanlılarda bağımsızlık ilan etmişlerdir. Emperyalist devletler İmparatorluk üzerinde baskılarını sürdürmüş, 1828 yılında Rusya’nın Erzurum'u ve Edirne’yi işgal etmesinin ardından Eflak, Boğdan ile Sırbistan’ın özerkliği ve Yunanistan'ın bağımsızlığı gerçekleşmiştir. Mısır isyanının başlaması ve Anadolu’ya kadar ilerlemesi Rusya’nın Boğazlarda, Fransa ve İngiltere’nin de Ortadoğu’da durumlarını güçlendirmiş, güya Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü garanti eden Boğazlar Sözleşmesi imzalanmıştır. Rusya, sıcak denizlere ulaşma emellerini gerçekleştirebileceği yollardan biri olan Kafkaslardaki planı için 1816'da Moskova’da Ermeni Şark Dilleri Enstitüsü'nü kurmuş, İran’la yaptığı savaşlar sonunda 1828'de ele geçirdiği Revan ve Nahçıvan’da Ermeni vilayetini kurarak Ermenileri burada toplamaya başlamış, bağımsızlık vaadinde bulunmuş, Erzurum'u işgali sırasında da Rusya’nın vaadine aldanan ve bu hayalin peşinde koşan çok sayıda Ermeni Rus askerlerine katılarak Osmanlı’ya karşı savaşa girmiş, Ermeniler hem cephede hem de cephe gerisinde Devletine ve Müslüman halka savaş ve kıyım başlatmıştır.

Emperyalist devletlerin ve özellikle Rusya’nın İmparatorluk sınırları içinde yaşayan gayri Müslimlere yeni haklar verilmesi konusundaki baskıları karşısında 1839’da Tanzimat Fermanı ilan edilmiş, Devlet idaresinde ve toplum yaşantısında çok önemli serbestlikler getirilmesinin ardından, Doğudaki hedefleri yanında, Balkanlarda panislavizmi yaymayı hedef alan Rusya 1853'te tekrar saldırıya geçmiş, Eflak ve Boğdan'ı işgal etmiş, çıkarları tehlikeye düşen Fransa ve İngiltere’nin Osmanlı’nın yanında yer alıp Sivastopol’un ele geçirilmesinden sonra 1856 da Paris Antlaşması imzalanmış, fakat Antlaşma savaşan fakat aynı gayedeki emperyalist Devletlerce yine Osmanlı aleyhinde sonuçlandırılmıştır. Bu Antlaşma ile Boğazların korunması artık büyük devletlerce bırakılmış, Karadeniz tarafsız hale getirilmiş ve Sırbistan’a yeni haklar verilerek gayri Müslimlere yeni haklar tanınmıştır. 1856 yılında ilan edilen Islahat Fermanı ile Tanzimat’la verilen haklar daha da genişletilmiş ve böylece Hıristiyanlara Müslümanlardan daha geniş haklar ve olanaklar sağlanmıştır. 1860’lar da ise Balkanlarda çıkarılan isyanlar bu toplulukların yeni haklar almasını sağlayarak bağımsızlıklarını ilan etmek için sıraya girmelerine neden olmuş, Girit yeni bir statü kazanmış, Bulgarlar ayaklanmış, Eflak ve Boğdan Romanya adıyla birleşmiş, güneyde ise Fransız ve İngiliz nüfuz mücadelesi sonucunda Süveyş kanalı açılmıştır.

1876’da başlayan parlamenter monarşi dönemiyle de Rusya Balkanlar’da isyanları yönlendirmeye ve Osmanlı’ya baskılarına devam etmiş, bu baskılar karşısında dirençle karşılaşınca 1877’de yeniden saldırıya geçmiş, Yeşilköy’e kadar dayanmış, Erzurum’u tekrar işgal etmiştir. Bu gelişme üzerine temsildeki aşırı çeşitliliği nedeniyle kargaşalığı arttırdığı düşünülen Mebusan Meclisi kapatılmış ve 1.Meşrutiyet dönemi son bulmuştur. 1878 de Rusya ile imzalanan Ayastefanos Antlaşması ile Bulgaristan prensliği kurulmuş, Romanya, Sırbistan ve Karadağ bağımsızlıklarına kavuşmuştur. Doğu Anadolu’yu ele geçirmeye ve oradan Orta Doğu ve sıcak denizlere ulaşmayı amaç edinen Rusya, İngilizlerin kendisi aleyhinde kullanabileceğini düşündüğü İmparatorluk içinde Millet-i sadıka olarak adlandırılan Ermenileri Hınçak ve Taşnak örgütleri altında örgütleyerek tedhişe başlatmıştır. Rusya’nın Doğu Anadolu’da rakip gördüğü İngilizler de Osmanlı’ya karşı ortak menfaatlerde Rusya ile birleşerek İstanbul ve diğer illerde terör ve isyanları teşvik etmiş, Van, Erzurum ve Bitlis'te büyük olmak üzere ülkenin her yerinde isyanlar tertiplenmiş ve gerçekleştirilmiş, kendi ülkelerinde bu yönde kurdurdukları dernek ve kuruluşları kanalıyla sürekli silah ve para yardımında bulunmuşlardır. Bu terör desteği ve isyanlar Kurtuluş Savaşı’nda da sürmüş hatta 1970 ve 1980’li yıllarda yeniden canlandırılmış, 1980’lerden sonra da isim değiştirerek bugüne kadar gelmiştir.

1878’de İngiltere’nin Kıbrıs’a girmesinden rahatsız olan Avusturya, İtalya ve Almanya’nın da içinde bulunduğu emperyalist devletlerle Berlin Antlaşması imzalanmış, özellikle Ermenilere yeni haklar tanınmış, Bosna-Hersek’i Avusturya, Kars, Ardahan ve Batum'u Rusya, Girit, Teselya ve Epir’i Yunanistan, Tunus'u Fransa, Mısır'ı İngiltere, Doğu Rumeli'yi de Bulgaristan Prensliği işgal etmiştir. Bu dönemde ekonomik anlamda çöken Osmanlı Devleti’nin bazı gelirlerini İngiliz ve Fransızlara devretmesi koşulu ile borç alabilmesini sağlayan Düyun-ı Umumiye İdaresi kurulmuş ve Devlet adeta bir sömürge haline getirilmiştir.

1894 İttihat ve Terakki Cemiyetini kuran Meşrutiyet taraftarı Jön Türklerin girişimi ile 1908 de II.Meşrutiyet ilan edilmiş, seçimleri İttihat ve Terakki kazanmış, bu sırada ise Bulgaristan bağımsızlığını elde etmiş ve Girit Yunanistan'a geçmiştir. Yaşanan bütün bu olumsuzluklar karşısında İttihat ve Terakki sert tutumlar almaya başlayınca iç çekişmeleri değerlendiren emperyalist devletlerin kışkırtmaları ile 31 Mart isyanı çıkarılmış, isyanın bastırılmasından sonra isyandan sorumlu tutulan II.Abdülhamit tahttan indirilmiş ve 1918 yılına kadar Devlet idaresinde ağırlıkta olacak olan İttihat ve Terakki Hükümeti dönemi başlamıştır.

Osmanlı topraklarından pay alma peşindeki bir diğer ülke olan İtalya ise 1911 de Trablusgarp'ı ve 12 adayı da işgal etmiş, bu sırada Balkanlar’da Rusya’nın desteği ile ittifak kuran Bulgarlar ve Sırplar’a Yunanlılar ve Karadağlılar’ın da katılmasıyla saldırıya geçmişler, iç çekişmelerle uğraşan Osmanlı karşısında üstünlük sağlamışlar, Ege Adaları Yunanlılarca, Edirne dahil Trakya Bulgarlarca ele geçirilmiş, Makedonya Yunanlılar ve Sırplar arasında paylaştırılmış, Avusturya'nın desteği ile Arnavutluk bağımsızlığını ilan etmiştir. Bu paylaşımı kabul edemeyen Bulgarlara karşı Sırbistan, Yunanistan ve Romanya’nın savaşa girmesini değerlendiren Osmanlı Devlet’i Kırklareli ve Edirne’yi geri almış ve Meriç nehri sınır kabul edilmiş, Girit Yunanistan’a bırakılmış, Bozcaada ve İmroz geri alınmış olsa da Balkanlarda ki bu savaşlarda büyük miktarda toprak kaybedilmiş ve Türk kıyımı yapılmıştır.

Bu sırada Almanya; Afrika, Avrupa ve Orta Doğu'da, Avusturya-Macaristan; Rusya'ya karşı Avrupa’da, İtalya’da Kuzey Afrika’da İngiltere ve Fransa’ya karşı nüfuz savaşı en yüksek noktasına geldiğinde bir Sırplı tarafından Avusturya-Macaristan Veliahtı’nın Sırbistan’ı ziyareti esnasında öldürülmesi Üçlü İttifak denilen Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya’ya karşı, Üçlü İtilaf denilen İngiltere, Fransa ve Rusya arasında 1. Dünya Savaşı’nı başlatmış, Romanya, Japonya ve ABD’nin İtilaf Devletleri, Bulgaristan ve Osmanlı Devleti’nin ise İttifak devletleri safında bu savaşa girmesiyle 1914 yılında 1. Dünya Savaşı başlamıştır. Osmanlı Devlet’i kaybettiği toprakları geri almak, ekonomik buhrandan ve emperyalist baskılardan kurtulmak düşüncesiyle savaşa girmiş ancak müttefiklerinin de İtilaf Devletlerine karşı oluşturdukları planın ortasında diğer bir deyimle savaşın merkezinde kalmıştır. Tamamen zayıflamış durumdaki Osmanlı Devleti üç kıtada verdiği büyük savaşlar sonunda büyük zaferler kazanmasına rağmen yenik düşmüş ve büyük topraklar kaybetmiştir.

Rusya’nın ezeli planları için Kafkaslarda ki karışık yapı içinden biraraya toplamaya çalıştığı, tarihte çok sayıda milletin egemenliği altında kaldıktan sonra Selçukluların hakimiyeti ile Bizans baskısından kurtulan ve Osmanlı yönetimi altında tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar dini, ekonomik ve siyasi çok geniş haklardan yararlanarak yüzyıllarca Türklerden daha fazla huzur içinde yaşayan ve bölgedeki nüfusun %10 unu bile hiçbir zaman bulamayan Ermeniler ise Ruslar, İngilizler ve Fransızlar tarafından 1. Dünya Savaşı’nda her şekilde kullanılmış, Savaşın başlamasıyla Doğuda Ruslarla, Güneyde ve diğer yerlerde Fransızlar ve İngilizlerle işbirliği yaparak bu cephelerin kaderini etkilemiş, kendilerine vaad edilen bağımsızlığın verilmeyeceğinden habersiz bağımsızlığını kurtarmaya çalışan Devlet’ine ihanet ederek karşı tarafta savaşa girmiş, cephe gerisinde oluşturdukları ve her geçen gün arttırdıkları terör ve eşkıya gruplarıyla ani baskınlar düzenleyerek binlerce Türk ve Müslümanı öldürmüş ve işkence etmiştir. Sırtından vurulan ve üç kıtada savaşan Osmanlı Devlet’i ise bir yıla yakın bir zamanda çeşitli önlemler almasına ve sabretmesine rağmen Ermeni terörünün gün geçtikçe artan toplu kıyımları sonunda 1915 Nisan ayında Ermeni komite merkezlerinin kapatılması, elebaşlarının tutuklanması uygulamasına başlamış, engellenemeyeceğini görünce de Mayıs 1915’te Geçici Tehcir Kanununu çıkarmıştır. Bu tutuklamalar 24 Nisan’da başladığı ve hayallerinde hüsrana uğradıkları gün olduğu için bugün bu tarih onlar için anlamlıdır. Ağır Savaş şartları ile uğraşan bir Devlet’in bu ortam içinde güvenli bölgelere tehcire tabi tuttuğu Ermenilerin yollarda her türlü ihtiyaçları, emniyetleri ve iskanları sağlanmış ve malları güvence altına alınmış, buna ek olarak Savaş sona erdikten sonra da dönmek isteyenlere de her türlü yardım ve kolaylık sağlanmıştır. Verdikleri kayıplar ise Osmanlı Devleti’nin o yıllardaki zayıflığından faydalanarak yönetim aleyhinde örgütlenmiş, işgalcilerle ve hatta aralarındaki art niyetli Ermenilerle işbirliği içindeki kendileri gibi düşünen diğer eşkıya gruplarının yağma amaçlı saldırıları sonunda gerçekleşmiştir. Tehcir sırasında verdikleri bu kaybın iki bin kişi düzeyinde olduğu göz önüne alındığında hayat mücadelesi veren bir Devletin bunların güvenliğine verdiği önemin ne kadar yüksek olduğunu görülebilmektedir. Kurtuluş Savaşı’nın ardından Türkiye Lozan Antlaşması’yla Ermenilere azınlık statüsü tanımış ve o tarihten bu yana Türk vatandaşlarının sahip olduğu her türlü hakkı kullandırmıştır. Savaş’ta cephe gerisinde Ermenilerce katledilen Türk ve Müslümanların sayısı emperyalist devletlerce hep küçümsenmiş, ölen Ermeni sayısı da abartılarak Osmanlı Yönetimi aleyhinde bütün dünyada adeta kampanya başlatılmıştır. Bu yaptıklarını ilerleyen yıllarda çok üst düzeyde itiraf ederek tarihin utanç sayfalarına geçmişlerdir. Bu zamana kadarki misyonerlerinin çabaları da böylece boşa çıkmıştır.

1915’te Türk’ü bir daha dünyada söz sahibi etmemek ve yoketmek üzere dünyanın her köşesinden toplanarak son büyük ve kesin hamle düşüncesiyle tam donanımla gelen İtilaf Devletleri, Çanakkale Savaşlarında verilen yüzbinlerce şehit sonunda tarihin en büyük zaferlerinden biriyle bozguna uğratılmış, Rusya’nın çökmesi ve Bolşevik ihtilalinin ardından Savaştan çekilmesiyle, emperyalistlerce başlarının çaresine bakması söylenen Ermeniler kaçınılmaz sonları olan Bolşevik rejimi içinde kalmıştır.

1918'de Müttefiklerinin savaştan yenik ayrılmasıyla birlikte İttihat ve Terakki Fırkası'nın hükümetten çekilmesinin ardından Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanmış, İtilaf Devletleri topraklarımızı işgal etmiş ve fiilen paylaşmıştır. İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan birlikleri Anadolu'ya girmesine rağmen o tarihe kadar kullanılan Ermeniler unutulmuş, Kurtuluş Savaşı Destanı sonunda 1920-21 de imzalanan Gümrü ve Kars Antlaşmalarıyla bugünkü Ermenistan sınırı çizilmiştir. Ancak Ermeniler bu tarihten sonrada boş durmamışlar, Sovyetlerin sürdürdüğü Kafkasların istikrarsızlaştırılması ve uydu devletler kurulması planın bir devamı olarak 1980’li yılların sonunda, yüzyıllardır Azerbaycan toprağı ve Türk yurdu sayılan ve halen bütün dünyanın gözü önünde işgalci konumunu sürdürdüğü Karabağ’ı fiilen işgal etmiş, bir milyondan fazla Türk’ün sürülmesi ve acı çekmesine, binlerce insanın ölümüne yol açmıştır. Komünist Blok içindeyken yarı batılı yarı marksist karışık yapılı bir topluluk olmalarına ve yoğun iç çekişmelerine rağmen 1970’li yıllardan itibaren 1990’lara kadar eski dostlarının da tarihten gelen teveccühleri ile Ülkemiz üzerinde yine malum planlarını uygulamaya koymuşlar ve dünyanın her yanında ve Ülkemizde bizzat yönettikleri terör hareketleriyle yüzlerce vatandaşımızı ve insanı katletmişlerdir. Bununla da başaramayacaklarını anlayınca 1980’li yılların başından itibaren Avrupalı ve Amerikalı eski dostları ile her alanda batıdan geri kalmış, toplumsal, siyasal ve ekonomik sıkıntılara gebe olan ve bir çıkış arayan Rusya ve Güneydeki Marksist dikta rejimli yandaşları ile birlikte Doğu ve Güneydoğumuz da binlerce masum insanımızın canına mal olacak ve hala olmakta olan aynı gayedeki ancak yeni isimli planlarını uygulamaya koymuşlardır. Avrupa’da ki eski dostlarının oluşturduğu ekonomik ve siyasi birlikteliğe Türkiye’nin çok yaklaşmasından sonra da fırsatı değerlendirerek, süregelen Türkiye Avrupa Birliği görüşmelerinde uzak bir coğrafyada bulunsalar da, Büyük Türkiye’nin yanında kalmış uzaktaki küçük eski dost olmaları hasabiyle eski dostlarının teveccühlerine nail olmuşlar, hiç bir ilgisi bulunmamasına rağmen Türkiye-AB görüşmelerinde birden bire söz sahibi oluvermiş ve dünyanın her yerinde çeşitli hilelerle kandırma politikası güderek tarihi çarpıtma yönündeki geçmişten beri devam eden aleyhimizdeki faaliyetlerine hız vermişlerdir. Demekki yüzyıllardır sürdürülen bu bitmeyen oyun bundan sonra da oynanmaya devam edecek, dünyanın her yerinde Türkiye’nin önü kesilmeye çalışılacaktır. Tarihin bu akışını gördükten sonra bize düşen ise tarihimizi ve yaşadıklarımızı çok iyi bilmek, tahlil etmek ve buna göre davranarak bitmeyen ve bitmeyecek bu oyunu tarihe gömecek kadar her alanda güçlü olmaktan başka bir şey değildir.

 

 

 

 

© Copyright-2005