
Türkiye'nin gelmiş geçmiş en çok konuşulan, en çok tartışılan valilerinden biri olmasına rağmen; dürüstlüğü, çalışkanlığı ve ülke meseleleri üzerine kafa yorup proje üretmesi özellikleriyle, 31 yıldır vazgeçilemeyen Vali Recep Yazıcıoğlu ile sohbetimiz, onun şöhretine yakışır bir içeriğe büründü. Sohbetimiz; her satırında herkesin kendine pay çıkaracağı mesajlar, Yazıcıoğlu'nun bilinen bilinmeyen özellikleri ve onun Türkiye'nin sorunlarına ilişkin orijinal görüşleri ile dopdolu...
Merkez Valiliği'nin kendisini "sıktığını" anladığımız Recep Yazıcıoğlu'na, siyasete atılmayı düşünüp düşünmediğini sorduğumuzda aldığımız cevap, onun tüm özelliklerini yansıtır nitelikteydi. Diyordu ki, "Ülkede şu andaki yönetim sistemi bitmiştir, iflas etmiştir... Peki o zaman demek ki Türkiye'nin idari, siyasi ve ekonomik yapısının değişmesi gerekiyor. Bir değişimi savunuyorum. İşte bu değişimi gerçekleştirecek bir hareket ortamı veya bunun emareleri, veya bunun işaretleri varsa, çıkarsa; biz o zaman yaparız bu işi." Türkiye Cumhuriyeti kurulduğun beri içinde debelendiği sorunlar yüzünden ne darbeler gördü, sözümona ne istikrar tedbirleri yaşadı, ne badireler atlattı... Bu yüzden; nice değerli insanlar mı harcanmadı? Başbakanlar mı asılmadı? İç savaş noktasına gelen çatışmalar mı olmadı? Neler neler... Aslında sorunların tümü günlük hayatımızın bir parçasıydı. Ne yönetenler ne de yönetilenler bu konuda; sorgulayıcı, çözüm arayıcı, bildiğini-gördüğünü sebep-sonuç ilişkisi içinde yüksek sesle dillendirme "zahmetine" katlanmadı... Bir elin parmağını geçmeyenler hariç... İşte onlardan biri de, şimdi Merkez Valisi olarak görev yapan Recep Yazıcıoğlu.
Recep Yazıcıoğlu, ele avuca sığmaz yapısı, kulağı enseden göstermeyen görüşleri, trilyonluk işleri milyarlarla, milyarlık işleri milyonlarla bitiren; icraatı 8 saatlik mesaiye değil, günün her saatine yayan, görev yaptığı yerlerin katmerlenmiş sorunlarını kısa süre içinde halleden icraatları ile hep gündemde oldu. O, kendisini ülke ve millet hizmetine adamış biri... Yani, yan gelip yatmak varken, dağ-bayır dolaşan, sorunu yerinde görüp, çözümü de yerinde uygulayan "aykırı" biri o... Böyle birine 31 yıl tahammül ettikleri için "büyüklerimizi" tebrik etmek gerekir... Tahammül mülkünü zorlamış olmalı ki; o şimdi Merkez Valisi... Boş değil hoş bir sohbet yaptık kendisiyle... Sesini, düşüncelerini, mimiklerini özlemişiz. Sizin de özlediğinizi sanıyoruz. Öyleyse buyurun Recep Yazıcıoğlu'na...
HEM SÖYLEMCİ HEM EYLEMCİYDİ...
"Merkez" en azından kelime anlamı bakımından, arasının hoş olmadığı bir kavramı kapsadığı için, Merkez Valiliği günleriyle başlıyoruz sohbetimize. Sinema tekniğindeki "geri dönüş" gibi bir şey. "Sayın Valim, uzun yıllar kaymakamlık ve valilik yaptınız. Şu anda merkezde, tatildesiniz! Günleriniz nasıl geçiyor?" diyoruz. Dinleyelim: -31 yıl Anadolu'da eylemli görevden sonra, şimdi merkez valiliği; aşağı yukarı 1 yıl olmak üzere. Tabi bu kadar aktif bir 31 yılı geride bıraktıktan sonra, şimdi Ankara'da eylemin olmadığı ama söylemin devam ettiği yeni bir statü içindeyiz. Daha önce eylem ve söylem vardı, şimdi eylem kısmı bitti. Yani saha çalışması bitti. Ama söylem artarak devam ediyor. Çünkü eylemliyken her davete gidemezdim. Diyelim ki, 10 tane davet olursa ancak birine gidebilirdim. Şimdi görev mani olmadığı için aşağı yukarı hepsine gidebiliyorum. İşte bu bir yıl içinde de Türkiye'nin aşağı yukarı 3'te birini dolaştım. Tabi davet usulü, orta yerde gezmiyorum. Davet ediyorlar, dernekler, kuruluşlar, belediyeler, üniversiteler vesaire. Aşağı yukarı 3'te birinden fazlası panel konferans şeklinde. Bir de spor yapıyoruz, ama sporun yalnız kara kısmı kaldı, hava kısmı yok. Çünkü Ankara'da malum hava ve su yok. Ama kara ile ilgili yürüyüş, koşu vesaire onlar devam ediyor. Bu arada Türkiye'yi de daha yakından görme gibi oldu. Dedim ya, sürekli geziler, televizyon programları var zaman zaman... Yani karaya vurmuş balık gibiyiz! Bu merkez valiliği de yarım emekliliktir. Ya acaba tam emekli olsak mı diye düşünüyorum. Çünkü hiçbir şeyin yarımını sevmem ben; ya tam olacak ya olmayacak. O nedenle böyle bir düşünce de var. Yani emekli mi olsak diye düşünüyoruz."
BOL BOL OKUYOR...
Şu sıralar ne yaptığını ve kısa bir özgeçmiş rica ediyoruz, "Efendim, çoğu valimizden farklı bir vali portresi çiziyorsunuz. Şu ara daha çok nelere vakit ayırıyorsunuz? Bir de sizin özgeçmişinizi biliyoruz ama; Sayın Recep Yazıcıoğlu kimdir? Kısa bir özgeçmiş alabilir miyiz?" sorumuzla. "Şimdi birinci suali iki cümlede söyleyelim; zaman biraz fazla olduğu için okuma imkanını daha çok bulmuş olduk. Şimdi ondan dolayı da biraz dinleniyorum, yanı okumaya ağırlık vermek için çok iyi bir zaman var. İnsan ölünceye kadar okumak zorunda, öğrenmek zorunda" diye başladığı konuşmasını, özgeçmişiyle sürdürüyor sayın Yazıcıoğlu: -1948 Trabzon, Sürmene, şimdi Köprübaşı ilçe oldu; Köprübaşı Yılmazlar köyünde doğdum. Lise Aydın Lisesi, sonra Hukuk Fakültesi, ben Ankara'da hukuk fakültesi mezunuyum, 1968'de. Burslu olarak okuyunca mülki idareye intisap ettim. İçişleri Bakanlığı'ndan burs almıştık. İşte Kaymakam adaylığı, 16 yıllık kaymakamlık staj dahil, 16 yıllık kaymakamlıktan sonra, 15 yıl da valilik oldu. Onun 5,5 yılı Tokat, 2 yılı Aydın, 9'uncu yıla girmiştik, 8 yılı aşkın bir süre de Erzincan Valiliği. 15 yıl, aşağı yukarı zaman itibariyle çizgi bu.
FARKLILIĞIN SEBEBİ...
Bunca özelliği olan birine, bu farklılığı kazandıran "esbabı mucibe" neydi acaba? Biz de onu soruyoruz kendisine: -Sayın Yazıcıoğlu'nu farklı yapan neydi? Hep basın-yayın organları yazdı, kamuoyu konuştu; Yazıcıoğlu'nu farklı yapan şunlardır, bunlardır diye. Bürokratlar söyledi. Ama biz bir de sizden duymak istiyoruz, Yazıcıoğlu'nu farklı yapan nedir?.. "Farklı olmak için insan farklı olmaz. Ama idarecinin hani kitabı yoktur denir. Dolayısıyla herkesin farklı bir üslubu, bir tarzı olması da doğaldır" diye başladığı cümlelerindeki mütevazılık, sohbetimizin ilerleyen bölümlerinde ısrarla üzerinde duracağı "kasıntı bürokrat", "kompleksli yönetici" tespitlerinden ne kadar uzaklaştığını gösteriyor. Ve devam ediyor farklılığının sebeplerini: "Bir sefer biz bu toplum kalkınması, yani farklardan bahsedersek, acaba fark ise, bizim bütün meslektaşlarımız genellikle toplum kalkınması ile içli dışlıdır. Ben de o işe biraz fazla ağırlık veren bir kişiyim. Yani toplum kalkınması dediğimiz, halk katılımını sağlayarak devlet imkanları ile emanet yöntemiyle bir tür hizmet yapmak diyelim. Binlerce proje var bu şekilde, bunun en çarpıcısı kaymakamlığı bir tarafa bırakırsak, Tokat'tayken 1000 yerleşim yerinde 1000 derslik parasıyla 3000 derslik yaptık, eğitim. İşte 40 küsur sağlık evi parasıyla, 170 sağlık evi. Yani sağlık ve eğitimde çok net ve DPT tarafından da bir pilot uygulama olarak kabul edilen, örnek ve model bir çalışma olarak diğer illere de yatırım programında giren, ismen giren bir çalışma sergilendi. Bu, o dönemde bütün illerin de bir yarışa girmesini sağladı. Çünkü siz çıtayı yükseltince, o eğitim ve sağlık hizmeti kadar bir yarış başlatıyorsunuz ve diğer illeri de tahrik ediyor. Dolayısıyla bir hizmet yarışı ortaya çıktı. İşte Tokat olayı, Tokat modeli vs. bazı isimler belki de verildi ama DPT bununla ilgili kitap yazdı. Tokat Özel İdare Uygulaması diye yayınlandı DPT. Bir Siyaset Bilimi Fakültesi'nde bir doktora tezi oldu bu. Sayısız yazı, çizim, program ve makale konusu oldu. Yani bir Tokat olayı..."
BÜYÜK HİZMETLER...
Hem bu konudaki gelişmeleri derinlemesine anlamak hem de diğer hizmetlere kapı aralamak için, "Sayın Yazıcıoğlu ile Tokat'ta daha farklı bir damga mı vuruldu?.." diye araya giriyoruz.
"Yani farklı derken; demek ki, orada bir model çalışma bir pilot çalışma, boyut itibariyle tabi bu, yöntem olarak bilinen ve yapılan bir şey var. Boyutu kapsamı çok geniş tutuldu. Yani 60 yılda yapılan eğitim yapısını biz 4 yıla sığdırdık. O anlamda bir ağırlık oluştu" dedikten sonra da, haklılığını ortaya çıkan gelişmelerle devam ediyor: "İşte Tokat'ta bir de bu sonradan devlet politikası haline gelen içki ve sigaraya yönelik bir kampanya var. O zaman çok speküle edildi. Ondan sonra devlet politikası haline geldi. Ben onun öyle olacağını zaten biliyordum. Yani öyle bir çalışma da oldu. O biraz fazla yansıdı, işte yasakçı vs. gibi hakkımızda kampanyaydı. Yasaklama değildi, aslında bir düzenlemeydi, çünkü bunları yasaklayamazsınız, ama tabi spekule edildiği için yasak diye sunuldu. Çünkü ürünün haber değeri olması için haberi biraz zorlamak gerekiyor. Genelde böyle bir yöntem var. Sonra Aydın'a gittik, Aydın'da da eğitim ve sağlık birinci sıradaydı, orda da 800 derslik gibi ciddi bir rakam, çünkü semte 30 derslik yapılabiliyordu. Biz bunu 800'e çıkarttık. Ama Aydın macerası iki yıl sürdü. Orda da mesela hastaneleri olmayan, Kuşadası gibi 1 milyon nüfusun hastanesi yok, halen de yok. Başlattığımız projeyi halen bitiremediler. Didim öyle, 500 bin nüfusu var yaz aylarından bahsediyorum yok. Orda hastaneler, sağlık ocakları ve eğitim birinci plandaydı. Ama en güzel projemiz şehrin altında 230 derece 1000 litre saniye su vardı, bununla şehri ısıtıp, soğutacaktık. Dünya çapında bir proje olacaktı. Bu işin örneği yok. Isıtma var soğutma yok. Biz hem ısıtma hem soğutmayı yapacaktık orada. Yani, bunları söylerken proje ile ilgili, mesela, Tokat'ta havaalanı yaptık, Aydın'a havaalanı yaptık. Özel İdarenin havaalanı yaptıığı örneği pek yoktu o dönemde, sonradan örnekleri oldu. Özel idare havaalanı yapar, gibi bir çizgi ve yaptığını biz gösterdik. Burada iki tane havaalanı yaptık ve çok güzel çizgi çıktı.
ERZİNCAN YILLARI...
Erzincan'a geldik. Tabi orda deprem ağırlıklı oldu ama yine de, kırsal alanda işte 350 köyde içme suyu, 150 köyde kanalizasyon gibi, yine halk katılımı ve özel idarenin malzeme yardımıyla, diğerleri hep Özel İdaredir. Şimdi bu verdiğimiz örneklerle de mahalli idareye de yani ne yaparımın örneğini gösterdik. Özel İdarenin ne yaptığını genellikle insanlar bilmez. Özel İdare, mahalli idareden sayılmaz. Mahalli idare denince belediye akla gelir, şehir yönetimi akla gelir. Halbuki o alanda bir de mahalli idare var, o da özel idaredir. Ama ne yaptığını kimse bilmez. Çünkü yaptığı hizmetler ilgili bakanlıkların hesabına kaydedildiği için, Özel İdare sanki ağırlama, uğurlama işlerinden sorumlu, böyle ne olduğu pek fazla belli olmayan bir birim gibi görünür, bilinmez. Anayasa Hocası geçen gün bana dedi ki; ben dedi, özel idareyi okutuyorum ama bilmiyorum , bana özel idareyi anlatır mısın? Ben dedi, bunu derslerde okutuyorum ama bilmiyorum. Oturmuyor kafamda dedi. Nedir Özel İdare? Ama belki de uygulamanın içinde olmadığı için haklıydı. Neyse, bizim en çarpıcı projelerimiz Başpınar köprüsüdür. Şimdi bu köprü, 30 yıllık bir beklentisi olan Keban'ın altında kalan bir köprüydü. 1 trilyon liralık köprüyü 98 fiyatlarıyla 100 milyara malettik. Özel İdare projesidir bu. Yine orda bir taş yol var, 130 yıllık bir rüyaydı bu. Oda aşağı yukarı ondabir fiyatıyla bitmek üzere. 8 kilometrelik tüneli bitirdik, devlet ayağa kalktı. Bolu tünelini 3.5 kilometreyi halen delemediler. Biz orada özel idare, devletin desteği, halkın desteğiyle Erzincan'da Kemaliye'de 500 metre kaldı. 8 kilometrelik tünel, taş tünel yaptık, o da 130 yıllık bir rüyaydı. Şimdi bu Başpınar köprüsü, Ayşe Kulin'in 7'nci romanı oluyor. Oranın yapılmış tarzı şekli şemali roman konusu oluyor. Çünkü köprüler değil de bir iki tane köprü var. Velhasıl bu şekilde ciddi projeler var yani. Yani Yazıcıoğlu deyince akla bu projeler gelmesi lazım, bir anlamda. Ama bu projeler genellikle fazla yansımamıştır, yansımaya bilir tabi...
HAYATIN HER ALANINDA...
Anlattıklarının bunlarla bitmeyeceğini biliyoruz. Öyleyse bir araya girmenin sırası. -Bunlar yüzeysel yazıldı, anlatıldı. Bizler hep yazıyoruz, çiziyoruz. Ama Sayın Valimiz Yazıcoğlu farklı ne anlatacak acaba, sizden dinleyelim diye sordum... "Bir de sağlıklı yaşamla ilgili kampanyalarımız oldu" cümlesi, kimi güzel kimi ibret verici olayları anlatmanın girişi oluyor:
-İşte ilk başlayan sigara ve alkoldü. Sonradan Erzincan'da beyaz ekmek yemeyelim siyah ekmek yiyelim; boyalı suları içmeyelim, kolalı suları içmeyelim, süt-ayran içelim, meyve suyu içelim. Ondan sonra, sağlıklı yaşam, yürüyüş, bisikletli yaşam, işte bu otobüslere değil bisiklete binelim. Yani bunlar, o tür kampanyalar vardı. Doğa sporları da, işte şov yapıyor, reklam yapıyor, bilmem ne yapıyor diye tenkit edilen şey, aslında Doğu Anadolu'yu depremle değil de, terörle değil de doğal imkanlarıyla Türk ve dünya kamuoyuna tanıtmaktı. Bir zamanlar Deniz Baykal, sen dedi su kaygısına devam et... Niye? dedim. Ya dedi, tank, top, kan, gözyaşı, sen orayı ısındırıyorsun; orayı soğuk, itici olmaktan kurtarıyorsun. Yani bu Doğu Anadolu'nun doğal varlıklarını ön plana almak, ileride doğa turizmi olarak da bunun reklamını yapmaktı. O biraz fazla da ortaya gelince, Yazıcıoğlu, fazla işi gücü olmayan, böyle dağlarda sularda uğraşan, sürekli işte çıplak demeyelim de, böyle deniz vaziyetiyle ortada dolaşan bir adam gibi görünüyordu. Halbuki burada çok değişik amaçlar da vardı bir anlamda. Hem sağlıklı yaşam, hem dedim ya imaj değişikliği hem de ileride turizm için bir alternatif haline getirme... Çünkü Doğu Anadolu pazarlanabilirse çok büyük imkanları potansiyeli olan bir yer. Şimdi bütün bunlar işin bir yönü. Bence, yani farklı demeyelim ama, toplumda bize olan ilgi nerden kaynaklanır. Bürokrasi ile ilgili yaptığımız eleştirel yaklaşımlar, yani bir özeleştiri. Ya da bir bürokratın, bir de bizim yönetim tarzımız ve üslubumuzdur. Nasıldı o? Bir doçent diyor ki, bu valilerin diyor, kasıla kasıla bir tarafına inme iner. Şimdi bizim adamlar çok fazla kasılır. Şimdi biz halkın içindeyiz, dağda, köyde, şehirde, caddede, sokakta. Yani öyle Mersedese değil arazili jipe biniyordum. Niye? Çünkü dağa gidiyordum her zaman. Dağa mersedesle gidilmez. Böyle bir yaklaşım vardı. Bir de kapımız açıktır. Şimdi biz de valilerle, paşalarla, veyahutta üst yöneticilerle görüşmek adeta imkansızdır. Ama bizde çat kapıdır. Kaymakamken bir belediye başkanında görmüştüm, çok hoşuma gitmişti; işte kapıyı üç defa vurmadan girmeyin diye... O espriyi ben hep sürdürdüm. Yani böyle işte ulaşılmaz...
-"Buradan giriniz" diye bir yazı vardı.
-Vardı. Öbüründe de fiilen uygulama vardı... Yani geldin mi hemen içeri girersin, beklemek falan yok. Bir de ben her an dağda, sokakta, ovada, ırmaktayım. Dolayısıyla bir de öyle fazla kasıntı falan yoktu bizde yani.
BÜROKRAT GÜLMEZ (Mİ?).
Biz, "Buydu işte sizi farklı yapan, farklı kılan..." deyince, o kendisi için önemli olan bir başka hususa getiriyor lafı: -Birde bürokrasi hastalığıyla ilgili işte, yüksek sesle dillendirdiğimiz örnek olaylar ve bu konuda yaptığımız çalışmalar vardı. Bütün bunlar, yani işte en son, Kemal Sunal'ın ölümünde, Sabah Gazetesi'nde birisi bu özellikten bahisle, Kemal Sunal'ı çok seyrettim de ders aldım diyor Ecevit. Buna eleştirel yaklaşan bir yazar diyor ki; bu devlet adamları somurtkandır, gülmezler bunlar diyor. Şaka da yapmazlar ama kendi aralarında şaka yaparlar diyor. Bunun bir istisnası olmuştur diyor; Vali Recep Yazıcıoğlu... Şimdi tabi bizde bürokrat gülmez ve çok ciddidir.
-Neden? Bu mecburiyet mi sayın valim?
-Tek parti geleneğinin o ceberrut tepeden inmeci yaklaşımının, bir nedeni de komplekstir. Çünkü biz çok itilmiş, ezilmiş, kakılmış bir milletiz. Bir baltaya sap olduğumuz zaman bilinç altında bunun acısını çıkartmak ve tatmin arayışıyla kompleksimizi tatmin etmek yaklaşımı içine gireriz. Dolayısıyla erişilmez, karışılmaz, görüşülmez adamlar oluruz. Bu komplekstir, aşağılık duygusudur, gelişme tarzıdır. Yani bu bizim milletimizin genel bir hastalığıdır. Bakın sizdeki bir adam memur olur. Bürokrasi hastalığı da budur, işi yokuşa sürmek, kendini benimsetmek... Biz her zaman problem çözmeye çalıştık. Problem bulduğum zaman onu çözmekten haz alırım. Bütün bunları topladığınız zaman, her halde farklı demeyelim ama, yöneticiler arasında halk bize belirli bir sempatiyle baktıysa bunun sebepleri diyorum, olsa olsa bunlardır. Başka ne olabilir? Burda geçen gün bir Diyarbakırlı genç, 30 yaşlarında, ben üç kişiye hayranım dedi... Saddam, Kaddafi, Recep Yazıcıoğlu. Dedim ne ilgisi var? Saddam, Kaddafi sözüm ona demokraside solculuktan, halkın yönetime katılmasından bahsediyoruz, ne ilgisi var bu faşist adamlarla? Onlar dedi, dünyaya ferman okuyorlar, Amerika ve dünyaya ferman okuyorlar. Sen de sisteme ferman okuyorsun, onun için seni seviyorum dedi. Şimdi bu sisteme yönelik yüksek sesle yapılan haykırışlar var, eleştiriler var. Tabi halk belki söyleyemediği bir kısım şeyleri bizden duyunca, demokrasinin içinde olunca onun samimiyeti biraz daha artıyor. Hani dışardan gazel okumak kolay da, biz içerden gazel okuyan kişi olarak belki de bu yüksek sesli düşünce de, önemli bir ağırlık oluşturmuştu. Bilmiyorum bunların hepsi bir araya gelirse belki bir farklı algılanma diye, yani biz farklıyız falan tabi biz kendi kendimize bir şey çizmeden ama, farklı algılanmaya neden olan, olsa olsa bütün bu unsurlarıdır diye...
BİZE GÖRE CESUR, ONA GÖRE...
Bunca yaşanan olaylar kendisini elbette takdir edilen, eleştirilen anlamda en çok konuşulan isimler arasına soktu. Bu hususta aramızda geçen diyalog da ilginç oluyor:
-Sayın Valim yıllardır Meclis'i, idaredekileri ve merkezi otoriteyi yeterince eleştirdiniz. Ama buna rağmen 16-17 yıl valilik süreniz devam etti. Merkeze alınmanız bir cezalandırma mı?..
-Değildir. Çünkü 31 yıl kafi bir süreydi...
-Bunu görsel basında bir bayan sormuştu...
-Ben merkeze alındığım zaman ağlamadım. Ben dedim merkeze alınırsam dava da açmam....
-Cesurca eleştirdiniz, çünkü hep cesurdunuz...
-Cesur demeyelim ama, bu halimizle bizi kabul etmişti hükümetler. Hatta benim bu tarzımı bile farklı algılayanlar vardı, acaba bu özellikle konuşturulan bir insan mıdır? falan diyorlardı. Şimdi tabi bu merkeze alınınca öyle bir şeyin olmadığı anlaşıldı. Yani biraz da aklanmış olduk. Özellikle konuşturulan himaye edilen bir adam bir pozisyon, yani bizde hemen zaten böyle şeyler bazı insanların aklına gelebilir. Ben dedim dava açmam merkeze alırsam. Benimle çalışmak istemeyen hükümeti ben dava etmem, çalışmam. Beni istemeyeni ben de istemem. 31 yılda iyi bir süreydi, yani bunu ben bir cezalandırma olarak ben algılamıyorum. Zaten bu iş olacaktı. Mahkeme kadıya mülk değildir denir. Ben 51 yaşında emekli oldum ama 20 yaşında göreve başladım. Bu iyi bir süreydi. Valilikte de geleceğimiz yere geldik mi gelmedik mi bilmiyorum ama... Polisten Vali olmaz diye gazetelerde bir haber çıkmıştı, ama ertesi gün kararname çıktığına göre bundan olması mümkün değil. Çünkü bir günde olmaz, son gün falan olmaz bu iş. Türkiye'deki ihale sistemini eleştiren bir röportaj yapmıştım Hürriyet Gazetesi'nde. Orada Türkiye'nin stratejik durumunu, bu otoyol ve baraj ihaleleri dahil işte kara para kanlı para uyuşturucu, vurgun, soygun, çeteler... sağ partilerin buna bir itirazı yok, solcular da sağcı oldu Allah'ın izniyle zaten. Çok şükür bir sosyalist parti var, o da aşktan meşkten bahsediyor. Dolayısıyla, bu vurgun, soygun ve yağmanın sahibi yok anlamında bir röportajdı. Öyle zannederim ki bu biraz kutsal aileye dokunur gibi oldu ve herhalde....
KİM BU KUTSAL AİLE?
Hemen sorma gereği duyuyoruz, "Kutsal aile kimdir sayın valim?" Anlıyoruz ki, "Bu kadar yeter" denmesinin ardında bile bu aile var. "Kutsal aile bu işin, bu soygun ve vurgunun içinde yer alanların ağababalarıdır" girişinin ardından devam ediyor:
-Dolayısıyla böyle bir aileye dokunmakta hoş bir şey değildir zaten. Biz de böyle hoş olmayan bir şey yaptık. Tabi ben tahminimi söylüyorum, bunu üzerine dediler ki, yeter bu kadar... Ama Recep Yazıcıoğlu'ndan kurtulmak kolay değildir. Görevden almakla benden kurtulamaz kurtulmak isteyenler. Konuşmaya devam ediyorum zaten, bu vurgunla soygunu daha yoğun bir şekilde anlatmaya devam ediyoruz. Yani olsa olsa budur. Ama kafi miktarda devlet bana bir imkan sundu , bu imkan da herkese sunulmaz. O nedenle aman aman işte niye böyle oldu falan dememiz söz konusu değil, ama bunu sempatiyle algılayanlar bu tasarrufu yadırgamışlardır. Hatta Güngör Mengi Sabah'ta vasatistan diye bir yazı yazmıştı. Türkiye vasat insanlar diyarıdır, işte Yazıcıoğlu'nun alınması da bunun bir örneğidir şeklinde böyle bir değişik yorumlar. Bu da çarpıcı vasatistan, yani biz vasatistan değildik, ama yorumu öyleydi, öyle diyordu, öyle algılamış bizi demek ki.
İRTİCACI-MİRTİCACI GÖRMEDİM...
"Son günlerde hatta son yıllarda mülki idare amirlerine karşı valilere, kaymakamlara karşı olumsuz yönde çok ciddi propagandalar var. En son örneği de şu an önümüze çıkmakta olan kararnamede, irticai 263 kişinin olduğu basına yansıdı. Siz yıllardır sayısız kişilerle çalıştınız, birlikte kaymakamlarımızla, çok sayıda öğrenciniz var. Bu söylentilerin doğruluk derecesi sizce nedir? Eğer bunlar doğru değilse neden bu kadar gündeme getiriliyor? Amaç mülki idareyi yıpratmak olabilir mi?" sorumuz da, net cevaplar buluyor Recep Yazıcıoğlu'ndan: -Şimdi ben irticacı mirticacı kaymakam böyle bir şey görmedim. Şimdiye kadar birçok kaymakamla çalıştım...
-Nedir bu olumsuz propagandalar, yıpratmak değil midir bu?
-Şimdi bizim zamanımızda denirdi ki, kafayı çekmeyen vali olmaz denirdi. Ben Yeşilaycıyım, Yeşilaycılığı da bir marifet olarak sunmadım. Kızılaycılığın da bir marifet olduğunu kabul etmedim. Ama ömrümüz Kızılay masalarında geçti. Zaten öyledir, Türk milleti Kızılaycı bir millettir. Dünyada ilk beşe giriyor, böyle bir derecemiz var. Şimdi irticacı kimdir? Yeşilaycı irticacıysa ölçü nedir? Yani bir adam Yeşilaycıdır, bir adam Kızılaycıdır. Yeşilaycılar gerici, Kızılaycılar ilerici olacaksa, eskiden ispirtocular vardı, bizim en iyi en hızlı içiciler ispirtoculardı. Yani rakı kafi gelmez ispirtoyla devam ederlerdi. O zaman en fazla ilerici bunlar olması gerekirdi. Şimdi böyle bir şeyin içine girdi ve çok büyük bir talihsizlikti bu tür anlayışlar. Bir zamanlar komünistler devletin altını oyuyordu ve komünist avcılığı vardı ve görüldüğü yerde ezilmeliydi. Hatta en büyük vatan haini idi. Şimdi iş değişti. Nazım Hikmet'in vatan haini değil en büyük vatansever olduğu ortaya çıktı. Cumhurbaşkanları ondan şiirler okumaya başladılar, konjonktür değişti, şimdi irtica konjoktürü çıktı. Mürteci kimdir? Mürteci tabi ülkeyi geriye götürmek isteyendir. Çağın gerisine gitmek isteyen var mı şüphesiz vardır. Onlar marjinal insanlardır, yani marjinal insanlar cürmü kadar yer yakar. Onun dışında yani bir adam diyelim ki, namaz kılıyorsa, Yeşilaycıysa yani bu adamı mürteci sayacaksak Allah kolaylık versin. Hani bir zamanlar bütün solcuların komünist olması gibi Türkiye'nin % 70'i komünist oluyordu bu hesaba göre, şimdi ben Türkiye'nin % 50'sini irticacı yapıp, bunları cüzzamlı kabul edip ve bunları meslekten ihraç değil bunları yok etmek gibi, yani bunları imha etmek gerekiyor. Neden terminoloji şu; düşmanlar. İç düşmanlar dış düşmanlar. Şimdi düşmana ne yapılır? Şimdi bu düşman. Bir de sızma deniyor, sızdı. Bu da savaş terminolojisidir. Sızma, düşman hatlarına sızma olur. Sızma deniliyor. Şimdi bu şekilde konuşmalar, Türkiye'nin en büyük talihsizliğidir ve çok yanlış bir konuşmadır, yanlış kavramlardır bunlar. Çünkü bir ülkede suçlu insanlar olabilir, ama suçlu insanlar düşman değildir. Düşmana kim karar verecek? Şimdi bir de o var. Mahkeme dost düşman diye bir karar veremeyeceğine göre idare hiç veremez. Çünkü idarenin böyle bir yetkisi yok. Türkiye bu söylemden vazgeçmek zorundadır. Suç işleyenler varsa onlar dilsiz değil, yani yargısız infaz değil yargılı infaz, yargı karar verir. Devletin altını oyanlar varsa bunun hesabını, bunlar düşman değildir. Suçludur yargı hesabını sorar. Şimdi bunu böyle düşman temasıyla gündeme taşımak, bir de ülkede düşmanlar yaratmak, aslında Türkiye'nin bürokratik yapısının mantalitesinin ürünüdür. Yani Türk bürokrasisi ülkenin sahibi görünmektedir, yani bu ülkenin sahibi değil demektedir asker sivil bürokrasi ülkenin sahibiyiz diyor. Ama bunlar tabansızdır, sosyal tabanı yoktur... Çünkü bunların tabanı yoktur. Halbuki şimdi biz demokrasi diyoruz, işte Cumhuriyet diyoruz. Cumhuriyet yönetiminde demokrasi diyoruz, halkın yönetimi, işte insan hakları diyoruz Avrupa Birliği diyoruz; bütün bu söylemler bu iç düşman, dış düşman söylemi, asla ama asla çakışmıyor. Bir ülkenin içine kapanması ve her ağaç dibinde her kaya kovuğunda düşman arar hale gelmesi, bu Amerika'daki 50'li yıllardaki Mc Charty hareketini hatırlatıyor. Bu bir paranoyadır. Onun için Türk idaresi veya Türk aydınları biraz sosyoloji, psikoloji, antropolojiyle meşgul olmaları gerekir. Yani tüm hayat güvenlik konusundan ibarettir, her şeye güvenlik penceresinden bakılmaz. Eğer Türkiye'de bir düşman kabul edeceksek bu terminoloji yanlıştır. Ama eğer edeceksek ,diyelim ki bürokraside, bu vurgundur, soygundur, çetedir, rüşvettir görevi ihmaldir, uyuzluktur, miskinliktir; yani illa bir bu düşman tabiri olacaksa, ki böyle bir tabir olamaz. Türkiye'nin en büyük işte dost düşman terminolojisi yanlıştır, ama Türkiye'nin en büyük problemi diyelim, nedir? İşte dediğim gibi çeteler, vurgundur, soygundur, yağmadır haksız kazançlar haksız zenginleşmedir, kara paradır, kanlı paradır, çetelerdir vs. Mücadele edebilecekse bunlarla mücadele edilmesi lazım, şimdi bunları bir tarafa bırakıp, irtica bu işin içinde vardır bunların içinde birisi irticada vardır. Ama mürteci kimdir onun tarifi nedir? Yani bunu göstergelerden çıkartmaya kalkarsak yani bir adamın kılığından kıyafetinden okuduğu okuldan ve şahsi özel millet kimliğinde çıkartmaya çalışırsak, böyle bir şey olamaz. Bu çok büyük adaletsizliktir. Çok büyük haksızlıktır. Dedim ya bu bir paranoyadır, bu bir sakat bir mantıktır. Bu sakat mantıktan süratle kurtulmamız lazım. Bizim düşmana ihtiyacımız yok, düşman diye de böyle bir şey olamaz zaten. Türkiye'de en büyük düşman geri kalmışlıktır. Türkiye'nin dost düşman dediği bu ideolojik yaklaşımlara değil; plan, proje ve program anlayışına ihtiyacı var. Stratejik plan anlayışına ihtiyacı var. Türkiye yerinde sayıyor. Türkiye kaplumbağa hızıyla gidiyor. Türkiye'nin en büyük düşmanı geri kalmışlıktır. Çünkü o irticada bundan kaynaklanır, ideolojik sapmalar ve marjinal arayışlarda geri kalmışlıktan kaynaklanıyor. Bugün siyasal harita içinde Ege, Akdeniz ve Anadolu çok farklı yerdedir. Anadolu insanı daha ziyade bu marjinal arayışlara daha yatkındır. Çünkü milli gelirin en alt kesimini oluşturmaktadır. Çünkü çağdaşlaştırmak emir komutayla değil; ekonomik programı, projeyi öne çıkararak milli geliri 20 bin doların üzerine çıkartmakla olur. Milli Geliri 20 bin doların üzerine çıkartmadan, emir komutayla kimse ne çağdaş olur ne anti çağdaş olur. Bir kızcağız televizyonda dedi ki, ben dedi başımı açtım ama dedi örtümü çıkarttım dedi ama dedi kafamın içindeki örtü ne olacak dedi. Çok ciddi bir sualdir. Kafamın içindeki örtü ne olacak, e şimdi açtım tamam kafamın içinde örtü var o ne olacak diyor. Şimdi Türkiye böyle bir talihsizlikle karşı karşıyadır. Yani ideolojinin en önde olması, program, proje fikrinin olmaması stratejik proje ahlayışının olmaması, Türkiye'yi geri kalmış bir ülke yapmıştır. Geri kalmış ülkelerde ideoloji ön plandadır, ideolojik yaklaşımlarda ön plandadır ve siyasette bu bazda yapılır. Türkiye gelişmek istiyorsa bu işten vazgeçecek...
DEFACTO VAR...
Bu uzun cevabın ardından sıraladığımız, "Ben bir gözlemimi size aktarmak istiyorum. Birçok kaymakamımızla, vali yardımcılarımızla, belediye başkanlarıyla çalıştık. Ama valilerimizde, kaymakamlıklarımızda büyük bir sancı gördüm. Yani hep bir rahatsızlık var. Şu koltukta rahat oturamıyorlar, bu koltuk dikenli koltuk, bu koltukta siyasi baskı var. Siz nasıl bakıyorsunuz bu olaya?" şeklindeki uzun soru da, Recep Yazıcıoğlu'nun üzerinde önemle durduğu bir hususun kapısını açıyor: -Şimdi Türkiye'de defacto var. Yani fiili durum var, yani yasama yürütme olmuş, yürütmede yasama olmuş. Herkes polis olmak istemiş. Bu bir karamboldür, kargaşadır bu anarşidir. Bu taşrada da böyledir. Bugün Türkiye'de fiilen kaymakamlık ve valiliği il ve ilçe başkanları yapıyor, fiili bir durum yani... -Bunların çok daha farklı yetkilerinin olması lazım. Reform tasarısına ayrıca geleceğim. Yalnız bu kangren midir? Bir yerde bir sıkıntı var, bir yerde bir kopukluk var... -Bu biraz da bu sistemden kaynaklanıyor. Yani sistem kuvvetler ayrılığı üzerine değil de fiilien kuvvetler birliğine dönüştü ve sandıktan çıkanlar diyorlar ki, yasama, yürütme ve yargı bizden sorulur. Halbuki bu adı üstünde Anayasa'da yürütme ayrıdır, yasama ayrıdır, yargı ayrıdır, bunlar bağımsızdır. Birbirini dengelerler. Bu yapıdan da demokrasi çıkar, insan hakları çıkar, hukuk devleti çıkar, yani kuvvetler ayrılığından. Kuvvetler birliğinden ne çıkar? Diktatörlük çıkar, otoriter, demokrasi ki olamaz böyle bir şey. Güdümlü demokrasi ki olmaz böyle bir şey, bunlar çıkar yani. Siz güdümlü demokrasi dersiniz ama bu demokrasi olmaz. Bunun taşradaki yansıması da budur. Yani taşrada bu şeyin güzel bir tahlilidir, Selçuk Yalçındağ'ın diyor ki, bürokrat politikacı üç davranış içindedir: Bir kavga ederler, bürokrat koltuğunu kaybeder. İki uzlaşırlar koalisyon kurarlar bürokrat itibarını kaybeder. Yani partizanlık yaparsa. Şimdi bürokrat bakıyor ki kavga ettik koltuk gitti, koalisyon kurduk itibar gitti. Sonunda görme, karışma, bulaşma süt dökmüş kedi gibi çekil, masanın altına gizlen. İdarei maslahat et. Bu üçüncü şık şu anda geçerlidir ve bir siyasallaşma vardır. Bugün Bakan siyasi, müsteşar siyasi, genel müdür siyasi, şube müdürü siyasi nerdeyse odacılık bile siyasi memuriyet haline geliyor. Böyle bir kargaşa, anarşi, hercümerc var. Tabi koalisyonlar da bunu çoğaltıyor. Zaten bakanlık enflasyonu var Allah'ın izniyle... Bu sistemden kaynaklanıyor. Yani bu tepeden tırnağa yeniden yapılanmayla...
-Valiler, kaymakamlar da, belediye başkanları gibi seçimle gelse o zaman bir çözüm olabilir mi?
-Şimdi buna tabi savunanlar. Ben mesela mahalli idarenin seçimle gelmesini savunmuyorum. Çünkü benim savunduğum modelde bakanlıklar taşrada teşkilatlanmayacak. Bakanlıkların taşradaki teşkilatları...
YA ÇÖZÜM...
"Yani çözüm olacak mı?" diye araya girmemiz de Yazıcıoğlu'na yakışır yoğunlukta cevapla buluşturuyor bizi:
-Bu bir sualdir. İçini açmak gerekir, çünkü bu Türkiye'nin yeniden yapılanmasında önemli bir başlıktır. Çünkü valilerin seçilmesini önerenler de var. Bizde karar organı icra organı karışır birbirine. Şimdi seçilmesi asıldır, karar organını halk seçti mi icra organının seçilmesi şart değildir. Yani icra organı atanabilir de seçilebilir de. İki alternatif de mümkündür de, diğerinin uygulamaları var. Karar organı yerel meclislerdir, belediye meclisi vs. Yani bu isterseniz başka bir başlık altında olabilir. Çünkü yeniden yapılanma dediğimiz zaman, ona gelir iş belki daha uygun olur. Ama taşradaki bu kargaşa ve anarşi ancak sistemi yeniden kurmakla çözülebilir. Yani bu kuvvetler ayrılığıyla seçilebilir. O nedenle Türkiye'de başkanlık sistemini de tartışmak lazım. Veya parlamenter sistem içinde teknisyen bakan... Politikacı bakan, hele bir de şimdi 34 tane ki, dünyada örneği olmayan enflasyon şeklinde bir bakanlık düzeninde, bu sefer her şey siyasileştiriliyor. Halbuki teknik hizmetlerin siyasetle ilgisi yoktur. Bugün İngiltere'den Bakan Müsteşarını değiştiremez. Müsteşar süreklidir, bakan gelir gider. Yanında danışmanlarıyla gelir gider. Bu 'Emret Bakanım'da çok güzel mizahi olarak ortaya konmuştur. Şimdi bizde silbaştan oluyor, tepeden tırnağa. Sabah erken kalkan müdür oluyor. Böyle bir liyakatsizliğe gidiyor, ehliyet katlediliyor. Zaten siyaset önemliyi değerli, değerliyi önemli yapmıyor. Şimdi bizde değerliler önemli, önemliler değerli olamıyor, dolayısıyla bu çakışmıyor. Yeniden yapılanmayla düzelir, yani bu dediğimiz problemler...
CİVCİV ÇIKAR!..
-Şöyle bağlıyalım o zaman. Yıllardır mahalli idareler reformundan söz edilir. Hatta yasa tasarısı yine mecliste her zaman olduğu gibi, her dönem olduğu gibi. Şimdi bu reform tasarısının çıkacağına inanıyor musunuz? Reformun yapılamamasının en önemli sebebi nedir?
-Bundan civciv çıkar. Yani bundan reform falan çıkmaz, civciv çıkar. tavuk, mavuk çıkmaz bu işten. İşte en son gazetenin birinde en önemli değişiklik mahalli idareler reformunda önemli bir değişiklik, işte belediye meclisi belediye başkanıyla beraber Atatürk'ün huzuruna çıkıp İstiklal Marşı söyleyeceklermiş. Mahalli idareler reformuyla böyle biçimsel bir gelişmeyi de, önemli bir madde gibi, basında buna yardımcı oluyor hakikatte. Şimdi en önemli reform bu olunca anlayın ki, bu işin içinden bir şey çıkmaz. Çünkü biz bu lafı çok dinleriz, çok duyduk mahalli idareler reformu, yani bu artık sakız, sakızın da ötesinde dilimizde sakız oldu desek, o da artık fayda etmez. Neden reform çıkmaz? Çünkü kimse bindiği dalı kesmez. Çünkü reformun bir sosyal talebi olması lazım. Bir dayatma olması lazım. Halkımızın böyle bir talebi yok. Yani bir değişim bir dönüşüm talebi yok. E şimdi bu bir değişim, dönüşümle ilgilidir. Şimdi deniyor ki, veya bekleniyor ki, yönetenler yani siyasi iktidar idari yetkilerini yerel meclislere devretsin. Siyasi yetkilerini yerel meclislere devretsin... İşte ekonomiyi de özelleştirsin. Zaten adam merkeze bu yetkileri kullanmak için gidiyor, yani merkeze insanlar niye gidiyor? İdari, siyasi ve ekonomik, rantları, imkanları yetkileri kullanmaya gidiyor, ama beklentide bunlardan vazgeçsinler. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Böyle bir talep de yok orta yerde. Dolayısıyla bu merkezin küçültülmesi operasyonudur, yani merkez küçülecek, yerel ellerdeki yetkiler yerel meclislere, yani yerel politikacılara devredilecek. Bürokrat ne olacak? Bürokrat bu yerel meclislere plan, projedeki çizimi hazırlayan teknisyen konumuna gelir. Yani deminki sorunun cevabı burda var. Yani bürokrat ve politikacı kavga etmeyecekler. Politikacı karar organı haline geliyor. Bu karar organına da plan, projeyi çizgiyi sunan da bürokrasi teknisyenler oluyor. Yani herkesin yeri netleşiyor, sorumlulukları belli oluyor. Şu anda sorumluluk yok, netlikte yok. Kim yetkili yani belli değil. Karambol ordan kaynaklanıyor. Yani taşlar yerine konması lazım. Bunu yapmak için böyle devrimci, statükoyu değiştirecek bir dönüşüme bir değişime böyle bir felsefeye böyle bir programa, böyle bir projeye inanmak gerekir. Şimdi bu mahalli idareler reformu yapacağım diyenlerin böyle bir projesi, böyle bir inancı, böyle bir mantalitesi yok. Olamaz da zaten. Çünkü adamlar bu yetkileri kullanmak için geliyorlar.
"HALK SUÇLU" MANTIĞI...
-Seçilenler-atananlar tartışması başlıyor, ondan sonra da...
-Tabi o arada da işte bürokraside siyasete gerekçe hazırlığı. Merkezdeki bürokrat, o da diyor ki, olur mu zaten halk potansiyel suçlu kabul ediliyor. O baştaki suallerinizin içindeki mantığa göre. Bu halk suçludur, bu halkı boşta bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya varır. Şimdi bu güvenlik anlayışında böyle görülür, yani halkı potansiyel suçlu kabul etme mantığı var. Bunu biz idareye siyasete taşıdığımız zaman da o zaman da işte halk, davulcuya, zurnacıya giden halka da bu yetkiler verilemez. Peki parlamentoyu halka niye seçtiriyoruz, o zaman. Yani ülkenin genel siyasetini belirleyecek parlamentoyu halk seçiyor da mahalli yönetimi belirleyecek politikayı halkın belirleyemeyeceğini farz ediyoruz. Tabi bu tartışma Türkiye'nin demokrasileşmesi meselesidir. Yani demokrasinin tabana yayılmasıdır, yani halkı her kademede, köy, kent, ilçede yönetime katılması hadisesidir. Merkezle taşra arasında görev ve kaynak bölüşümüdür. Bunlar ufuk ister, çap ister. Bir de dedim ya, değişimi, ve dönüşümü ister. Yani statükocu insanların yapacağı iş değildir bu. Bir de güvenlik boyutuyla düşünen at gözlüğü anlayışının yapacağı iş değildir bu. Bunlar çok su götürür bu iş, bizim nesil bu işi yapamaz. Bizim nesil zaten bu işte sınıfta kalmıştır. Bizden sonraki nesil yapabilir mi, yapamaz mı bilmem. Ama Avrupa Birliği standardının kökeni bu yerelleşmeden geçer. Yani yerelleşmeden demokratikleşmek mümkün değildir, yani merkezi çok fazla büyütürseniz, bu Fransa gibi merkeziyetçi bir yapı bile diyor ki; hükümet uzaktan, yönetim yerinden olur. Daha az devlet daha iyi hizmet kavramı var. Daha az devlet derken merkezi kastediyorum. Şimdi biz diyoruz ki, daha çok devlet daha iyidir. Bu komünistliktir, komünistlikte sınıfta kalmıştır zaten. Çünkü o daha çok devleti savunuyor. Yani olay çok boyutludur. Yani mahalli idare reformu işte sonunda reform diye Atatürk'ün huzuruna çıkıp İstiklal Marşı'nı okumak, yani reform buysa...
-Avrupa'da ve bizde çok farklı...
-Bizde yerel yönetim devlet dairesidir. Özel idareler de, belediyeler de devlet dairesidir.
Bu işler bakanlara hep sorulmuştur, hep cevabı da verilmiştir. Ama ortada civciv bile yoktur. Şimdi belki civciv çıkabilir, yani şimdiye kadar civciv çıkmadı ama belki şimdi bu, çok gürültü yapıyor ya, civciv çıkacak. Denecek ki mahalli idareler reformu istiyorsunuz al sana mahalli idareler reformu, hey yavrum hey!.. Bunlar kim reform kim? Ya küçük adamların harcı değil reform. Yani büyük adam dediğimiz, makamı büyük olan değil yüreği büyük olan insanlar, yani bunlar reform kim bunlar kim...
POLİTİKAYI DÜŞÜNÜYOR MU?
Laf ister istemez dönüp dolaşıp, Recep Yazıcıoğlu'nun siyasete "meyline" geliyor.
Bu kadar donanımlı birinin "merkezde" ya da emeklilikte çürümesini beklemek en azından haksızlık olur. Biz de soruyoruz:
-Politikaya atılmayı düşünüyor musunuz? Kısa zamanda böyle bir teklif gelir de değerlendirirseniz, belediye başkanlığını mı düşünürsünüz, milletvekilliğini mi?
"Bizim düşünmemizle bu iş olmaz" girişinin ardında, hem Türkiye'nin gerçeklerinin hem de RecepYazıcıoğlu gerçeklerinin ve gerekçelerinin olduğunu hemen anlıyoruz. O da izah etmeye devam ediyor zaten:
-Ama aslında baştan beri yaptığımız eleştirilerde ne söylüyoruz? Diyoruz ki, ülkede şu andaki yönetim sistemi bitmiştir, iflas etmiştir, şimdi onu söylüyorum. Peki o zaman demek ki Türkiye'nin idari, siyasi ve ekonomik yapısının değişmesi gerekiyor. Bir değişimi savunuyorum. Bir anlamda. işte bu değişimi gerçekleştirecek bir hareket ortamı veya bunun bir emareleri, veya bunun bir işaretleri varsa çıkarsa biz o zaman yaparız bu işi. Ama, mevcut partilerin zamanında, belki samimi gayri samimi teklifleri oldu. Aşağı yukarı partilerin çoğundan bu tür teklifler daha önceki seçimlerde geldi. Ama ben statükoyu reddediyorum, partilerin hepsini statükocu olarak kabul ediyorum. Dolayısıyla bu statükoda benim yerim yok. Ama statükoyu değiştirecek, dediğim gibi Türkiye'deki tabi reform anlayışını da aslında değiştirmek lazım. Çünkü hep; seciye, kalemiye ve ilmiye yani tamamen biçimsel değişimler üzerinde duruldu. Yani tarım, sanayi, ekonomi yani Türk modernleşmesi, Taha Akyol'un güzel bir tespitidir. Türk modernleşmesi daha ziyade işte askeri idari ve hukuki reformlar şeklinde düşünülüyor. Zannedildi ki askeri reform yapabiliriz, hukukta reform yaparız. Ondan sonra eğitimde reform yaparız, olay biter. Reform yapılmamıştır ya, eğitimde bugün reform falan yok. Şimdi böyle biter zannedilmiştir. Bu modernleşmenin içinde tarım yoktur, sanayi yoktur. Onun için de Türk modernleşmesi yaya kalmıştır, biçimsel değişikliğin ötesine geçememiştir. Yani tüketim modeli olarak ortaya çıkmıştır, bir üretim modeli ki yoktur. O nedenle de bugünkü sorunları bugün işte irtica olsun diğer konular olsun bu marjinal arayışlar hep bu yapıdan çıkar. Yani değişememişlikten çıkar marjinal arayışlar. İşte bütün bunları tersine çevirecek bir hareket yani bir halk hareketi yok. Bir tepeden inme İttihat ve Terakki anlayışıyla böyle jakoben bir anlayışla, seçimci bir anlayışla değil de, bir hak hareketi şeklinde bu saydıklarımı çözecek bir siyaset alanı, zemini oluşursa, bize de görev düşerse varız diyoruz. Ama statükoyu götürelim, işte gel milletvekili ol maaşı...
SİYASET MEMURİYET DEĞİL
-Yani el kaldır derse kaldırayım, indir derse indireyim...
-Yani böyle kaldırma indirme işinde yoğum bir; iki siyaset memuriyet gibi algılanıyor. Siyaseti bir dönem yapmak gerekir. Herkes boyunun ölçüsünü almalıdır. Tabi Türkiye'deki patromonyal yönetim anlayışı, kurtar bizi baba felsefesi de Türkiye'deki en büyük talihsizlik ve en büyük cehaletin örneğidir. Çünkü patromonyal yönetim anlayışını dillendirmek, bu çağda bundan daha büyük ilkellik, daha büyük bir nasıl bir kelime kullanabilirim rezalet kelimesi bile hafif kalıyor. Yani olamaz böyle bir şey. Ama bu ülkenin babası olmuş, anası olmuş; anamız var, babamız var. Böyle tam bir geri kalmış ortaçağ mantalitesi var. Baba ana anlayışı kurtar bizi baba falan. Böyle saçma sapan şeyler var, anlayışlar var. Demek ki, Türkiye çağı yaşayamıyor netice budur. Çağın çok ama çok uzağında. Özellikle okumuşları çok daha uzağında, okumuş takım zaten sınıfta kalmıştır. Ama okumuş takım faturayı hep vatandaşa çıkartmıştır. Murat Belge diyor ki, işin özeti budur, aslında o diyor ki, devletimiz halkına bir şeyi başarma veya başarmama fırsat ve imkanını hiç tanımadı. Her şeyi kendine topladı ama geri kalmışlığı kendinden bilmedi cahil, yobaz halktan bildi. Yanı yetki kendisinde fatura halkta. Bu nasıl bir şeyse? Halka rağmen halk için dedik, olmadı. Başaramadık bu işi. Ama faturayı kendine çıkartmadıkça cahil, yobaz, halka faturayı çıkarttı. Türkiye sistem tartışması yapmıyor. Umumiyetle ideoloji tartışılıyor. Tabi yeniden yapılanmada mahalli idareler konumuz olduğuna göre, özel idare çok ağırlıklı olarak yer alacak. Çünkü mahalli idare deyince belediyeler akla geliyor. Belediye şehir yönetimidir. Şehir yönetimi alandan sorumlu olmaz şehirden sorumlu olur, alandan sorumlu mahalli idare birimleri vardır dünyada. Bizde de bu özel idaredir. Özel idare şimdi genel idarenin yerine geçecektir, eğer reform yapılırsa. Yani bakanlıkların taşrada teşkilatı olmayacak; emniyet, adalet, askeriye hariç. Bu da özelleşecek zaten, entegrasyonu gerektiren hizmetler haberleşme, ulaşım gibi bunlar hariç tutuluyor. Zaten entegrasyonu gerektiren ve özelleştirilmesi gereken hizmetler. Onun karşılığında kalan tüm birimler özel idarenin servis ve birimi olacak, özel idarenin bir meclisi zaten var, bütçesini, planını, programını, tayinini terfisini oradan alacak. Şimdi böyle olunca merkez taşrada teşkilatlanmıyor, taşradaki teşkilatlar ilgisine göre özel idare ve belediyelere bağlı. Şimdi bu durumda valiyi seçersen 81 tane il olur. İl sayısını 50'ye düşürmek lazım, ilçe sayısının da 400'e falan düşmesi lazım. Yani bu projede vali ve kaymakam merkezi temsil edebilir, icra organıdır. Ama yerel meclisler olacak kararı meclis alacak zaten. Dolayısıyla halkın seçtiği meclis kararı aldığı zaman demokraside olay tamamlanır. Yani icra organı illa seçilecek diye bir şart yoktur. Ama Türk mantalitesinde, bu kurtarıcı baba felsefesinde tabi meclis yoktur, karar organı yoktur, icra organı vardır... Öyle olunca biz diyoruz ki, başı seçelim bitsin. Hayır efendim baş seçmekle iş bitmiyor, karar organı seçmekle iş biter. Ben işi açmak için bunu söyledim, yani özel idare ciddi şekilde gündemdedir veya gündemde olmalıdır. Gündemde değildir de, yani böyle bir yapılanmada önemli bir kesiti oluşturur taşra yönetimi açısından. Ama bu da nihayet yönetim idari sistemle ilgilidir. Merkez ulusal siyaseti, ulusal projeleri belirleyecek ve destek hizmet sunacak, yerel meclislere yerel idarelere.
YETKİ DEVRİ ZOR...
Şimdi merkezdeki politikacı yerel politikacının yetkili olmasını istemez. Savunduğumuz modelde yerel politikacı yetkili oluyor. Çünkü eşyanın tabiatına aykırı. Çünkü yerel politikacı o zaman çok daha etkin çok daha ağırlıklı bir hale gelecek. Çünkü merkez tamamen yasama meclisi artık, yürütmeyi bırakıyor bu durumda. Çünkü, yerel meclis devreye giriyor tamamen yasama oluyor. Yürütme de ulusal ölçüye taşınıyor merkez, o zaman taşrada oluyor yürütme. Efendim o zaman bu geri zekalılar görevlendirilmez mi, politikacılar politik olmaz mı? Olur. Ama kim kaybeder? O yöre kaybeder. İşte o zaman otokontrol geliyor. Yani siz çok zayıf kadrolarla çalışmak isteyebilirsiniz bir il olarak. Ama sonucunun bedelini ödersiniz. Komşu il daha teknik daha başarılı kadrolarla çalışır o da neticesini alır, bu bir rekabeti getirir. Yani kamuya rekabet gelmiş oluyor bu yeni yapılanmayla. Şimdi tabi kamuyu düzenlemek demek herşeyi düzenlemek demek değildir. Çünkü bu halkın da önünün açılması gerekiyor. O da büyük çapta özelleşme ve özerkleşmeden geçiyor. Onu da bunlar yapamaz; işte bak bankalar, bankalara dokunamıyoruz. Bütün dayatmalara rağmen işte İMF, şu bu, ekonomi yönetimi, başbakanımız Cottorelli'dir şu anda. Bizim hükümet de böyle işte ihale işleriyle meşguldür her zaman olduğu gibi, yaptığı öyledir. Ve İMF Türkiye'yi kurtaracaktır diye böyle bir beklenti, sevgili halkımızda var mı yok mu bilmem ama, yine en büyük tehlike Türkiye'de 10 milyon nüfus milli gelirin % 75'ini alıyor, tabandaki 10 milyon nüfus da % 5'ini alıyor. Bu dünya sıralamasında 21'inci sıradır. Bu Tanzanya'nın da Uganda'nın da çok çok altındadır. Türkiye için en büyük tehlike budur. Yani en büyük tehlike irticadır bölücülük değil en büyük tehdit dünya sıralamasında gelir uçurumunda 21. Sırada olmak. Bu polis devletini getirir, faşizmi getirir. Şu anda zaten Cumhurbaşkanı seçilirken polis devletinden ve sosyal adaletten bahsetti. Demek ki göreve bismillah diyen insan polis devleti diyor bir de sosyal adalet diyor. Allah Allah hiç bundan bahseden, siyasi anlayışta böyle bir şey yok. Türkiye'de adalet de var, işte polisler, valiler var, herşey var. İstikamet emir komuta otorite. Yani yazık oluyor ülkeye. Ama yazık olmuyor, çünkü biz bunu hak eden bir milletiz. Millet olarak bir şey yapmıyoruz. Bunun izahını da psikologlar çok güzel yapıyor, deniyor ki, alışılmış çaresizlik öğrenilmiş çaresizlik. Yani ne yaparsan yap değiştiremezsin.
YA ANILAR NE OLACAK?
Recep Yazıcıoğlu gibi, devlete 31 yılını vermiş birinin, hem de her icraatı, her sözü ile gündem oluşturmuş birinin, anıları da hizmetleri kadar değerli olmalı... Merakımızı ve merakınızı gidermek için soruyoruz: -Sayın Valim anılarınızı yazmayı düşünüyor musunuz? Veya mesleğinizle ilgili bir kitap çıkarmayı düşünüyor musunuz? Çiçeği burnunda kaymakamlar hep bekliyorlar...
-Bu söylediğim şeyleri yazıya çiziye dökerek 2 tane kitap yayınlandı zaten. Birisi, Bu Sistem Değişmeli, birisi, Silbaştan diye iki kitabım yayınlandı zaten. Yani aşağı yukarı bu söylediklerim işte yazıya döken bir kitap çıktı. Kitap falan bugüne kadar Türkiye'de geçerli bir şey değil. 30 bin, yani böyle bir tiraja da ulaştık.
-Bir anınız var mı?
-Şimdi bir gün gece saat 12.00, karşınıza kim çıkar bekçi çıkar? Bekçi çıkar, bekçiyle karşılaştık. Dedim, ben valiyim. O da dedi ki, ben de genelkurmay başkanıyım (kahkahalar)... Biz de vazgeçtik tabii... Adam işletiyoruz zannetti...
KAYMAKAMLARA ÖĞÜT...
-Sayın Valim genç kaymakamlarımıza, yeni gelen öğrencilere neler söylersiniz? Bir mesajınız var mı?
-Biz kaymakamlara mesaj veriyorduk. Uzunca bir süre kaymakamlık kurslarının vazgeçilmez konferansçılarından biriydim. Ama ne hikmetse son 3 yıldır bu davet yapılmıyor. Yani biz herhalde onları anarşiye mi sevkettik bilmiyorum ama... Yoksa kaymakam adayları benim konferansı ilgiyle izlerler ve beklerlerdi. Sonra bir iki baypas yapıldı... Böyle bir durum oldu. Ama genç bir arkadaşımıza dedim ki, kapın açık olacak, halkın önünde olacağız, biz patron değiliz, biz hizmetkarız. İşte halkın içinde olacağız halka sevgiyle yaklaşacağız, bekletmeyeceğiz tarzında böyle şeyler söylüyorum. Peki dedi, biz niye okuduk. Eyvah dedim, yani sen demek ki dedim, çoban olmak için, emir komuta için, halkı gütmek için okudun. Çok kötü tabi ben onu anlıyorum demin söylediğim bu aşağılık duygusudur. İşte bir makama geldiği zaman ibrikçi başı anlayışıdır. Şimdi ibrikçi başı biraz kök söktürmesi lazım insanlara ki, kıymeti ortaya çıksın. Burada dedim ya, çok itilen kakılan horlanan ve kompleksli hale gelen genel yapımızın bildirimidir. Bu yalnız mülki idarede değil her kademede...
BİR KAYMAKAMA TEPKİSİ...
-İngiltere'den gelenler örneğinde bunu görüyoruz...
-Aslında yurtdışı tecrübesi bakış açısına göre insanları etkilemesi lazım. Ben aslında bir öneri de yapmıştım bir ara. Cumhurbaşkanı da vardı. Dedim, elçiler bir süre Anadolu'da valilik yapsın, lisan bilen valiler de bir süre elçilik yapsın... Dışişleri Bakanlığı bir kast'tır, mülki idare bir kast'tır. Dolayısıyla bunların içiçe geçmesi lazım, bu tecrübelerin deneyimlerin taşınması lazım. Biz Almanya'ya gitmiştik kursa. Orada her 10 tane ilçede, anı dediniz bu da güzel bir anıdır. Orda ilçe kaymakamı her usulen hoş geldin konuşmasının sonunda, yemek sizin işte inançlarınız kültürünüzü göz önüne alarak domuz eti ve domuz yağı kullanılmamıştır dedi. Yani yemekler için endişe etmeyin afiyet olsun dedi. Bizim özellikle bir arkadaşımız bundan çok rahatsız oldu. Yani bu niye böyle diyor biz ne farkımız var, falan diye biz domuz eti niye yemeyelim yani bizi niye bu adam böyle bizi ne zannediyor yani bizi niye böyle tarif ediyor diye bizi serzeniş yaptı. Sonunda ben de dayanamadım, dedim ya, sen kalkıp bu zata ev sahibi kaymakama desen ki, sen ne diyorsun be adam? Ben senin gibiyim ben Almanım. Benim anam, babam Alman. Ben senin gibi yer, senin gibi içer, senin gibi bilmem ne yaparım desen dedim, bu adam kızar dedim sana. O seni kendi kültürün içinde farklı şekilde algılıyor ve saygı duyuyor sana. Yani biz Alman'ın kopyası değiliz diye böyle bir komplekse girmeye ne hakkımız var. Şimdi böyle bir anlayış, böyle bir kaymakamın Türkiye'nin bünyesine adaptasyonu nasıl olacak şimdi yani? Kendi kültürünü bir yük kabul eden kendi inancını bir yük kabul eden ve bunu bir kompleks haline getiren ve domuz eti yediği zaman çağdaş olduğunu kabul eden, böyle bir anlayış. Halbuki domuz eti yiyerek bu ülkede ne demiryolları yapılır ne karayolu yapılır, ne limanlar yapılır, ne il projeleri gerçekleşir, ne eğitim ne sağlık çözülür. Yani bu Türk aydınının her ne kadar çok az da kalsa bir talihsizliğidir. İşte ilericiliği tamamen tüketim modelinde arayan, alafranga giyindiği zaman alafranga davrandığı zaman modern oluyorsun, alaturka giyip de alaturka davrandığın zaman bedevi oluyorsun. Böyle bir garip anlayış. Halbuki bu tüketim modelidir, tüketim tarzıdır, tüketim seviyesidir ve kalitesidir. Üreten toplumlar isteseler de istemeseler de modern olurlar zaten. Ama üretemeyenleri emir komutayla hiza istikamete de koysan modern yapamazsın.
KAYMAKAMLAR ÇOK ÖNEMLİ...
-Sayın Valim, siz de kaymakamlıklar yaptınız. Başarı için yeni kaymakamlara bir nasihatiniz var mır?..
-Ben ne yaptıysam kaymakamlarla yaptım. Çünkü vali bizzat saha çalışması yapmaz. Destek hizmet sunar. Destek sunulan her kaymakamın imkan verilen her kaymakamın başarılı olduğunu gördüm. Verilmeyen de, ben tabiki şartları zorlayarak farklı icraatlar yapan, o verilmeyen imkanları da yaratmaya çalışan arkadaşlar gördüm. Yani bu, ama Donkişotluk her zaman geçerli değildir. O zaman sistemin de bir sınavdan yöneticilerin geçirmesi lazım, bu da paradır. Kaymakama para vermiyor, bir kasaba belediye başkanına bütçe veriyor Kaymakama para vermiyor. Halbuki bizim mesleğimizin aslı kaymakamlıktır. Para sınavdır. Para verdiğiniz zaman o imtihandan geçer. Ben vali olmak için diyorum, adamın kaymakamlık yaptığı 3 yere gidip bakmak lazım, sormak lazım, ordaki sade vatandaşa; adını vermek lazım, adamın adını hatırlayamıyorsa sil onu bir kalemde. Ama tamam ismini verdiğin zaman o bizim kaymakamdır, şöyleydi böyleydi diye demeye başladığı zaman hemen ona artı puanı koy. Bunu üç ilçede bu şekilde test et, bak nasıl vali çıkıyor ortaya. Şimdi vali kulislerle, yaranmalarla akrabalarla, bilmem neyle... Öyle işte öyle vali de protokol valisi olur, 23 Nisan valisi olur. Onlardan da ne köy olur ne kasaba olur. Bu yalnız valilik sorunu değil, Türkiye'nin yönetim sorunudur. Onun için Türkiye'de bir mali mesuliyet yoktur icrai mesuliyet vardır. Bana da çok müfettişler geliyor, halen de geliyor, öküzün altında buzağı aramak için. Hayal gibi ruh gibi gelip geçenler de oldu, iz bırakanlar da oldu. Yüzyıl öncesinin Halil Rıfat Paşası ile Mithat Paşasını Cumhuriyet yetiştiremedi. Sınıfta kaldı, devlet bu konuda. Yani bir yöneticiyi Halil Rıfat Paşa ve Mithat Paşa yüzyıl öncesinin, Abdülhamit döneminin 2 tane valisidir, usta, çıraktır. Bunlar peş peşe gelmişlerdir. Biri Tuna Valisidir, biri Fırat valisidir. O dönemde yaptıklarını Cumhuriyet tarihi boyunca bütün valilerin yaptıkları bir araya getirsen onlar kadar etmez. Biz de onların ayağının tozu olamayız, biz de onların çünkü o dönemin şartlarını ortaya koydukları ürünler ki, birisi 3000 km yol bir o kadar okul yapıyor, kazma kürekle. Dünyanın ilk tünelini de Halil Rıfat Paşa yapıyor, 3 yılda yapıyor. 1200 km yol yapıyor, kazma, kürekle. Şimdi bu devirde şu kadar dozer, şu kadar grayder senede yaptığımız yol 60 km'yi geçmiyor. Yani sınıfta kala kala, geri nasıl kalır bir ülke? Sınıfta kalarak. Sınıf geçerek ülke geri kalmaz. Sınıfı geçeceğiz. Ama her inişin bir çıkışı vardır ve tabi şimdi çok karanlık bir tablo çizdik, herşeyde bir değişim, yani her inişin bir çıkışı olmalıdır.
SUİ MİSAL MİSAL OLMAZ...
-Her karanlığın ardında bir aydınlık her aydınlığın arkasında bir karanlık var diyelim...
-Diyelim ve aydınlık gelecek diyelim. İnşaallah civcivlerle yetinmeyiz. Türk kültürü Allah kerim devlet kerim diyor; böyle bir şey yok. Bu yanlıştır sakat bir kader anlayışıdır. Gereğini yaptıktan sonra Allah'a ve devlete güven. Ama gereğini yapmadan yan gel yat Allah kerim devlet kerim dersen, o da yanlış bir hayat felsefesidir. Türkiye işte hep buna kapılmıştır. Bir de bizim insanlarımız, güzel sözler vardır söylemez, söylenir. Yani bir toplum yüksek sesle düşünmez. Ondan sonra kurallara uymaz, herkes kurallara uysun ben de uyayım der. Kimse çalmasın ben de çalmayayım der, herkes saygılı olsun ben de olayım der. Yani sui misal misal olmaz, bizde sui misal, misaldir. Sen kendinden sorumlusun kardeşim. Kurallara hiç kimse uymayabilir, sen uyarsın. Yok diyor, herkes uysun ben ondan sonra uyayım. Şimdi bu yapıdan da bilim çıkmaz. Yani birbirimizi tamamlıyoruz. Bileşik kaplar meselesidir. Yani ne yönetenler yönetilene fatura çıkarsınlar ne yönetilenler ne yönetenlere fatura çıkarsınlar. Bu bileşik kap işidir. Kollektif sorumluluktur. Kimse kimseye fatura çıkartmasın. Fatura hepimizindir, halkın, yönetenler, siyasetçiyle... Siyasetçiler gökten zembille inmedi. Sevgili halkımız bunları icat etti. Bunları sandıktan çıkararak ölünceye kadar başına taç eden sevgili halkımızdır. O zaman neticesine katlanacaktır ve katlanmaktadır zaten. Nedir o netice? Geri kalmışlıktır. Hayırlı uğurlu olsun, sevgili halkımıza, vatanımıza, milletimize...