
Geri kalmışlığın zincirlerini kırmaya başlayan Hakkari'de hangi köye, beldeye, ilçeye gitseniz; hizmet adına ne varsa, hepsinin arkasında DYP Hakkari eski milletvekili Mustafa Zeydan'ın imzasını görmeniz mümkün. Bunu halk da söylüyor kendisi de. Diyor ki: Devletin 50 yılda getirdiğinden fazlasını getirdim Hakkari'ye... Bilen biliyor...
Yokluklar içindeki Hakkari'ye gerçek anlamda hizmet eden sayılı isim var. Bunların başında da Zeydanlar geliyor... Örneğin Mustafa Zeydan... Çok uzun zamandan beri hizmet kademelerinin hemen her aşamasında bulunmuş olan biri kendisi... Bu yüzden olsa gerek, sohbetimizin büyük bölümünü, Hakkari'nin sorunları kadar; bir aşiret önde geleni ya da bir belediye başkanı, bir siyasetçi olarak yaptığı hizmetler oluşturdu. Özellikle siyasette, alışık olmadığı "alicengiz oyunları" ile karşılaşmış. Kendisini en çok üzen olayların başında da bu geliyor zaten...
SEÇİM DEĞERLENDİRMESİ...
Mustafa Zeydan'ın siyasi yönünü çok iyi bildiğimiz için, sohbetimize siyasi bir soru ile başlamanın kolaylığın seçiyoruz:
-Sayın vekilim öncelikle 18 Nisan 1999 seçimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle "18 Nisan 1999 seçimi maalesef Türkiye'nin geleceği, siyasi geleceği bakımından normal bir sonuçla sonuçlanmadı" diyor ve "çünkü"sünü de ekleyerek şunları söylüyor:
"Çünkü o günkü partilerin biraz da merkez sağın partileri DYP ve ANAP liderlerinin birbirlerine karşı olan çelişkili tutumları davranışları, merkez sağda bulunan % 60'a yakın oyları bölmeye neden olmuştur. Nitekim seçim sonuçlarını da gördüğümüzde; DYP'nin aldığı oy % 12 civarında ANAP'ın % 13. Toplam % 25. Bunun dışındaki merkez sağın bütün oyları başta MHP'ye ikinci sırada da DSP'ye gitmek suretiyle bugünkü mevcut parlamentoyu gündeme getirdi. Tabi şimdi belki DSP diyor ki, ben azınlık hükümetindeki tutumumla bütün Türkiye'deki vatandaşımızın beğenisini kazandım, kendi çabamla iktidara geldim, bu oyları aldım. Kesinlikle buna katılmıyorum. Gerek DSP'nin gerek MHP'nin oylarının aşağı yukarı % 10'u öteki partilerindir. DYP'yle ANAP'ın oylarıdır ve hele şu anda da bu oylar muallakta, boşlukta, havada kalmış, ayakları yerde değil. Oyların nereye gideceği, gelecek seçimde nereye gideceği belli değil. Şu anda yapılan kamu oyu araştırmasında da, gerek bizim partimizin DYP'nin gerekse ANAP'ın durumunun pek parlak olmadığı ortadadır. Şimdi bu Meclis'e 5 partiyi vatandaş gönderdi ve meclis gerçekten her ne kadar bugün bir uyum içinde ise de, vatandaşın beklediği hizmeti verememiştir. Burada şu anda kurulan üçlü partinin hükümeti DSP-MHP-ANAP'ın hükümeti de her ne kadar görüntüde, vitrin olarak çok iyi gözüküyorsa da, hizmet bakımından Türkiye'nin beklentisine cevap veremedi. Biz ekonomiyi düzelttik, enflasyonu düşürdük diyorlar. Ama herhangi bir düzelme gözükmüyor, negatif olarak gözüküyor. Fakat şu anda Türkiye'de işsizlik % 30'u bulmuştur. Yatırım yok, hiçbir şey yok."
ÇİLLER'İN İNTİKAMI...
Mustafa Zeydan dürüstlüğü ve mertliği ile tanınan biri. Siyasetin çamurlu ortamında bile bu yönünü korumayı başarmış sayılı politikacılarımızdan birisi. "Sayın vekilim özellikle şuna açıklık getirmek istiyorum. Sayın Çiller'in Sayın Zeydan'a karşı intikam duyguları mı vardı? Demokrat Türkiye Partisi'ne geçişte bir sıkıntı mı vardı? Sizi pasifize etmek için, buna bir açıklık getirir misiniz?" sorumuz, onun kişiliği ile, yaşanan olayların sebep sonuçları arasındaki çelişkiyi gösteren bir cevap çıkarıyor karşımıza... İşin evveliyatın anlatıyor önce Mustafa Zeydan. "Şimdi efendim Refah Partisi'yle DYP hükümet kurduğu zaman aslında biz içimize sindiremedik o zaman. Ama yine o günkü şartlarda bence genel başkanımızın yaptığı en doğru bir işti. Sonradan Refah Partisi'nin tutumu Türkiye'deki demokrasi rejiminin bütünlüğünü zedeleyecek konulara girdiği zaman bunu defalarca ben Tansu Hanım'a götürdüm. Artık bu hükümetin durdurulması gerekiyor, Refah Partisi Türkiye'yi sıkıntıya götürüyor, rejimle oynuyor, Türkiye'nin bütünlüğüyle oynuyor, Türkiye'nin iki üç tane ana noktası var. Türk milleti bu ana noktalarda kesinlikle taviz vermez. Türkiye'nin bütünlüğünde, Türkiye'nin cumhuriyetinden, Türkiye'nin demokrasisinden, laiklikten, Türkiye taviz vermez, bu mümkün değil. Biz bunu defalarca söyledik, bizzat kendisine söyledim. Hatta son Erbakan'ın istifasında Tansu Hanım'a grupta dedim ki, Tansu Hanım bu hükümet bu cumhurbaşkanı size bu yetkiyi vermez, yapma, aday da olma. Değil 185 imza, 500 imzada götürseniz bu şartlarda Refah Partisi ile birlikte Cumhurbaşkanı sizi Başbakan olarak görevlendirmez. O yine beni dinlemedi." Diyerek, görevini yapmış olmanın huzurunu yaşarken, gerçekleri dile getirmesi birilerinin de huzurunu kaçırmış olmalı... "Şimdi yine Tansu Hanım'a dönelim" diye devam ediyor sözlerine. Ve ekliyor: "Tansu Hanım benim genel başkanımdı, benim saygım sonsuzdur. Saygı ayrı bir olaydır ama ben bir milletvekiliyim, ben genel başkanımın yanlışlarını gördüğüm zaman söylemem gerekiyor. Eğer partiyi seviyorsam, eğer genel başkana saygım varsa bunu söylemem gerekir diye düşünüyorum. Ben bunları söyledim. Ha nedir bunlar bakın ben örtülü ödenek konusunu kendisine izah ettim. Dedim ki, biz vatandaşa cevap veremiyoruz. Siz bu örtülü ödenek konusunu açıklığa kavuşturmanız lazım. Başbakan Mesut Bey'e gidip durumu izah etmeniz lazım. Ayrıca dedim ki, siz söz verdiniz Türk milletine, dediniz ki, Amerika'daki mal varlığımı satacağım, getireceğim Türkiye'ye vakıflara vereceğim, bunu da yapmadı. Üçüncü olarak İzmir'de bir bahçe aldı, çiftlik aldı, Karşıyaka'da. Paranızla aldınız, hizmetliniz üzerine tapu yaptınız. Biz bir hukuk devletiyiz, paran varsa Türkiye'de Türkiye'nin yarısını satın alabilirsiniz. Kimse demez ki, bu çaldı çırptı, paranla almışsın. Bunları sıraladım, hepsini söyledim. En son yine Peker'le ilgili bazı şeyler söylendi. Bak dedim şimdi, istifa eden bir arkadaşın peşinden efendim bu para almış gitmiş gibi konuşmak doğru değil. Hasan Peker daha düne kadar senin genel başkan yardımcındı. Bu hepimizin milletvekili sana geliyorduk sen işte Hasan Peker'i gönderiyordun, yani dün iyiydi de bugün niye bu kadar kötü. Bunların hepsini sıraladım. Ama çok şeyler söyledim, fakat baktım ki ısrar ediyor, Refah Partisi'yle bu iktidarı götürmeye..."
ÇİLLER VE CİNDORUK TAHLİLİ...
Biz, “Refahyol'u ısrarla götürmeye çalışmasının altında bir sebep var mıydı?" diye, yıllar öncesinin "perde arkası"na yönelirken; o yine bildiğini, gördüğünü, yaşadığını anlatıyor: "Bana göre hiçbir sebep yoktu. Sadece iktidarda kalmak, veyahutta Refah Partisi'nin tabanını Refah Partisi'nden koparmak idi. Böyle düşüncede olabilir tabi. İnsan içi duyguları bilemezsin" cümlelerinin ardından; bir Tansu Çiller tahlili ile karşı karşıya geliyoruz: "Şimdi Tansu Hanım bu tutumuyla benim düşüncemde olan tüm arkadaşları kovdu. Kademeden kimse kalmadı hepsi gitti. Türkiye ihtilalle karşı karşıya kaldı. Ha bugün ihtilal olacak ha yarın ihtilal olacak, hepiniz biliyorsunuz. 28 Şubat kararları ortada, sıkıntı büyük. Hükümetin mutlaka değişmesi gereken bir konu ve burada artık eski milletvekillerini veya ilerde başıma gelebilecek bir olayı düşünmeden, Türkiye'nin içinde bulunduğu şartları düşünerek, Demokrat Türkiye Partisi'ne geçtim. Demokrat Türkiye Partisi'nde de biliyorsunuz genel başkan, genel başkan yardımcılığı felan, genel yönetimden sorumlu demin bahsettiğimiz tasarı yine vardı, yani iktidar ortağıydık. Şimdi Demokrat Türkiye Partisi aslında eğer normal bir vitrinle kamuoyu önüne çıkmış olsaydı çok daha iyiydi. İşin doğrusu çok akıllı bir insan çok kültürlü bir insan fakat sayın Cindoruk liderlik konumunu maalesef yürütemiyordu. Çünkü insan olduğu için hiç kimsenin kalbini kırmaz. Bakın ben bir gün kendisine dedim, Sayın Başkanım hepimiz doğruyu söylemiyoruz, birimizin mutlaka bir yanlışımız var. Ama baktım yok, bu partiden bir şey çıkmayacağını anladım. Tabi Tansu Hanım bu arada bana Mahmut Duyar'ı gönderdi. Mahmut Duyar geldi dedi ki, Tansu Hanım tekrar senin partiye dönmeni istiyor, gelmeni istiyor. Dedim ki, Mahmut, Tansu Hanım benden bir intikam alacak ben bunu biliyorum. Bu partiden de bir şey olamayacak, bu parti bir yere gitmeyecek. Beni ANAP istiyor beni Mesut Bey istiyor. Gelsin istediği şekilde hareket edeceğim, seçimde aday da yapacağım diyor. Nitekim Demokrat Türkiye Partisi'ne geçmeden evvel Mesut Bey bana bakanlığı da verdi, gelsin benim partiye hemen bakanlık vereyim, dedi. İşte Eyüp Aşık, bey onlar hepsi şahit ben gitmedim, çünkü millet diyecek ki Mustafa bakanlık için parti değiştirdi. Ben DYP'liyim..." Yaşanan bu ilginç gelişmeler, Mustafa Zeydan'ı çok etkiliyor tabii. Ancak onun üzüntüsü, yaşadıklarından değil. Yaşananların içindeki; ister ihanet deyin, ister vefasızlık deyin, isterseniz başka şey, işte onlardan...
İSTESE NELERİ TERCİH EDERDİ...
"Parti, şahsınız, aşiret, Hakkari, ülke menfaati gibi bir tercih durumu oldu mu?.." dediğimizde de, Mustafa Zeydan'ın istese ne tür "nimetlerle" buluşabileceğini, fakat bunları elinin tersiyle ittiğini görüyoruz. "Yok, aslında ikinci daha ağır basıyor" cümlesinin ardından, ilkelerine, geleneklerine, kendisine ve topluma saygısını yitirmemiş bir politikacı profiline ihanet etmeyen bir politikacıyla karşılaşıyoruz: "Biraz evvel söyledim ben tanınan bilinen bir politikacıyım. Ben bir insanım, bir Mustafa Zeydan'ım. Hangi şekilde tanınıyorsam tanınayım, Türkiye genelinde bana böyle bir lafın gelmesini istemem. Tabi ki bu Türkiye'nin içinde benim aşiretimde var, benim ilim de var ve bana bakanlık da teklif etti, hatta bakın şunu söyleyim, ben Cindoruk'un yanındayken Mesut Bey Başbakan olarak telefon etti, Serdaroğlu şahittir, o da vardı. Şunu söyledi, Cindoruk'a dedi ki, bak Zeydan benim odamda. Zeydan şu anda da gelsin bakanlık vereceğim, ama sana geldiği için ısrar etmiyorum, Zeydan'a iyi bak. Bu telefonu da etti ben daha imza etmemiştim, ama gitmedim." Türkiye'nin bildik siyasi ortamında, böylesine ulvi davranışlara ne kadar hasret kaldığımızı bilmem hatırlatmamıza gerek var mı? Gerek var diyen olursa, Zeydan'ın sorularımıza verdiği cevapları bir daha okumalarını tavsiye ederiz...
ZORLAMAMIZ BOŞUNA...
Yine de kimsenin kafasında bir "acaba" sorusu kalmasın diye, "Efendim, burada bir çelişki düşünüyorum. Tabiki siz Zeydan olarak daha iyi analiz edersiniz, daha iyi tartarsınız, ama ben bakan olarak Hakkari'ye daha iyi hizmet yaparım diye düşünmediniz mi?" sorusuyla sıkıştırıyoruz Mustafa Zeydan'ı. "Hizmet bakımından insan seçmem ben" diyor ve devam ediyor: "Milletvekiliyken ben bu halkın hizmetini veriyorum bir, ikincisi o sırada çok dedikodu vardı, şu para aldı bu para aldı, çok isim vermek istemiyorum. 1 milyon dolar aldı, 1 milyar mark aldı, şunu aldı, bunu aldı böyle söyleniyordu. Şimdi bunlar doğru da olmasa söylendiği zaman bence bir politikacının iyi düşünmesi, biraz düşünmesi lazım. Onun için ben orada ikinci söylediğiniz konunun daha ağır bastığı için ben Bakanlığı kabul etmedim. Çünkü gerçekten söylenecekti. Dikkat edersen ben DYP'ye döndüğüm zaman grupta bir şey söyledim. Gerçi ben nasıl döndüm, onu ben izah edeceğim. Şimdi ben gruba dedim ki, ne giderken bir şey aldım, ne gelirken bir şey aldım. Onun için çünkü ben biliyorum çok şey söyleniyor ve ben bakanlığı kabul etmiş olsaydım, ANAP'a geçseydim zaten ANAP o konularda biraz şeyi belli olduğu için, istediğin kadar söyle, izah edemezsin. Çünkü çok afedersin rüşvetle zinanın şahidi olmaz. Onun için o bakımdan ben onu kabul etmedim. Bakanlığı da kabul etmedim, ama yine de memleketimi ön planda tuttum. Yeter ki ara rejim tekrar Türkiye'ye gelmesin. Ha bu arada, mücadelede oldu bir çok ilgili yerlerden ama isim vermek istemiyorum. Lütfen, sen devletçisin, devleti seven bir insansın tekrar bir sıkıntıya girmesin bu işi bitirelim, bu ricalarda geldi bize. Ben de zaten o anlayış sahibiyim ve öyle geçtim. Şimdi dönüşe gelelim. Mahmut geldi bana ben dedim ki, Mahmut, Tansu Hanım benden intikam alacak ama ben gene DYP'yi seviyorum, yine düşüneceğim. En son bana Hasan Ekinci, Sabri Günel, ondan sonra Mehmet Gölhan üçü yine Mahmut'un bürosuna telefon ettiler, dediler ki, beş dakika bize gel, konuşalım ondan sonra yine karar sizin. Gittim, partimize gel çünkü sensiz olmaz. Mutlaka gel... Dedim ki, bak Tansu Hanım benden intikam alır. Hayır biz kefiliz istersen sana açık çek verelim... Yok dedim, ben böyle çek mek şeylere girmem. Peki ne istiyorsun dedi. Bir şey istediğim yok, teşkilatı bana verin. Yüksekova'yı başka ilçelere hiç dokunmayın, Şemdinli'yi yine Hakkı Bey'e bıraktım dedim, arkadaşımdır onun hatırı için orayı hiç terketmeyelim. Neyse bu iş oldu, döndüm partiye. Ama tabi bana da çok söylendi. İşte il başkanın burda, seni listeye bile koymadılar, hep söylendi. Ama ben inanmadım. Çünkü söz vermiş, herkesi kendim gibi biliyorum, bu genel başkan..."
AYRILMAYI HİÇ DÜŞÜNMEDİM...
Biz kendimizce "Çiller intikam alır ama birinci sırayı da verir diye düşünüyorsunuz..." yorumu yapınca; "Hayır, ben bunları düşündüm ama" girişinin arkasını şöyle getiriyor: "Yine de ihtimal vermedim ve o partiden de ayrılmak istemedim. Başka şimdi DTP'ye gitmişim ordan oraya gelmişim. Tekrar başka yere gitsem bunun da bir yerde bir anlamı olmaz şeklinde. İkincisi, daha doğrusu bu bölge halkına da inanıyordum. Hani beni ikiye de koysa ben çok rahat gelirim diye. Nitekim 150-160 oyla kaybettim. Ha bunu da düşünen yine benim. Adamın biraz evvel söylediğim herkesin kafasında bu Mustafa Zeydan düşsün de millet gayesine erişsin... Ha şimdi bir taraftan PKK'nın baskısı var benim aşiretim üzerinde, öbür tarafta da diğer aşiretlerin var, HADEP var, HADEP gibi bir olay var ortada. Diğer partilerde bir şey yok."
BİR SEÇİM ÖYKÜSÜ...
Üzerinde konuşacağı şeyler olduğunu sandığımız bir hususa getiriyoruz sözü. Biz, "Bir de belediye başkanlığı seçimi vardı..." deyince, içini döküyor: -Şimdi bunu şöyle açıklayayım, 1995 seçimlerinde ben buraya geldim, bütün Yüksekova halkını topladım aday bulamadım. PKK'nın korkusundan kimse aday olamadı, hiçbir partiden hiç kimseyi bulamadım. Ali İhsan o zaman Etbalık kombinesinde memurdu, dedim Ali İhsan sen aday olur musun? Ama birinci planda olacağını tahmin ederek. Ben, memleket için öleceğim, aday olacağım tamam dedi istifa etti, aday yaptım. Şimdi bütün diğer partilerin adayları PKK tarafından kaçırıldı, istifa ettirildi. İlde seçime bile girmediler. Şimdi o günkü şartlarda bu memleket uçurumda...
-O günkü şartları kabul ediyoruz sayın vekilim...
-Tamam bir dakika nereye geleceğim. Şimdi bu şartlarda birisi hayatını ortaya koymuş seni dinlemiş gelmiş aday olmuş. Ondan sonra, dört sene sonra ülke huzura kavuşmuş hayati tehlikeler ortadan kalkmış, herkes ben aday olurum diyor. Herkes ben memleketi kurtarırım diyor. Ama herkes o günkü şartlarda hayatını tehlikeye koyan adama diyor ki, aleyhinde konuşuyor, bu hizmet veremedi, edemedi yapamadı diyor. Ama sen bir insan olarak bir vatan borcun olmayacak mı? Yani o kişiyi böyle tüketmek kolay mıdır? Sen benim için hayatını ortaya koyuyorsun yani şimdi bu olmamalı. Bir kahvenin 40 gün hatırı var derler ya, işte budur. Bakın Ali İhsan'ın Belediye Başkanlığında tek aday olmasının sebebi budur. Benim için bir vefa borcudur. Ali İhsan'ın kazanamayacağını da biliyordum. Çünkü karşımızda böyle bir HADEP var belli. Öbür tarafa gelince, köye gelince, şimdi bizim bir aile kuralımız var, eğer aile kurallarına saygılı olmazsan aile dağılır. Dağılan bir ailenin de ne memlekete ne millete ne de o aileye bir faydası vardır. Şimdi bizim ailemizin bir büyüğü var Ahmet Abi. Ahmet Abi, Rüştü için kararını vermiş, Rüştü aday olsun. Ben Ahmet abimi kıramam, hem ben kalpte kıramam. Çünkü evvela ailem önemli, benim için, benim ne düşündüğüm önemli değil. Ailem ayakta kalacak ki, ben ilerde tekrar mebus olayım, bunları düşünmek lazım. Bir ağaç kuruduğu zaman eğer ağaç tam olmazsa ağaçlar çürüdüğü zaman etraftan gelen desteklerle ağacın ayakta durması çok zordur. Tabi köydeki olay bu. Ha diyeceksin ki acaba Rüştü olmasaydı öteki olsaydı sen kazanır mıydın? Bunlar hep meçhul. Bakın mesele nedir? Şimdi ben şunu düşünüyorum, bu Hakkari'ye benim sekiz senede getirdiğim hizmet, Cumhuriyet hükümetinin 50 senesinde gelmemiş. Genel İdare Kurulu toplandı, gece saat 1'dir. Allah Allah biz 95 seçiminde saat 8'de falan 9'da toplandık, sabahın 6'sına kadar adaylık tespiti yaptık. Saat 1'de dağılınca Ferit beni aradı; dedi ki, Mustafa abi, biz dağıldık, e ne yaptınız? Vallahi dedi Tansu Hanım 5 dosyayı, hayır 6 dosyayı Hakkari dahil dedi ki, ben bunu değerlendireceğim. Genel İdare Kurulu'ndan yetki alacağım götürüp devir edeceğim, saat 1'di telefon ettiği zaman. Şimdi o zaman tabi ben anladım bir şey yapacak, ama ne yapacak bilemiyorum. Yine de fazla bir ihtimal vermedim. Şöyle vermedim, ben bir kere katı düşünüyordum, hiç düşünmüyordum. O zaman yani birden sonra yapabilecek bir şey yok. Her taraf kapanmış, müracaatlar kapanmış. Ne bağımsız aday olabilirsin, ne hiçbir şey olabilirsin. Hiçbir şey yapamıyorsun ki. Mecburi bekleyeceksin sabahı, biz de bekledik. Sabah olunca reis bey gidelim artık yapacak bir şey yok ki dedim... Mustafa ekmek yemesin, e şimdi olmuyor. Şu yönden olmuyor, ben buraya geldim ben de bir ara öyle düşündüm partiye yardım etmeliyim. Sonra da şöyle düşündüm, hem bir tarafta parti var partiyi bırakıp başka partiye çalışsam bu bana yakışmaz, politikaya yakışmaz; öbür tarafta Hakkı Töre geçmişte iki dönem bize yardım etmiş, Şemdinli halkı bize oy vermiş. Bu sefer halk bana diyecek ki, ne olacak biz size iki dönem oy verdik bir dönem de siz bize yardım etseydiniz düşüncesi. Şemdinli'ye gittik, Hakkı Bey'in evine gittik, Şemdinli halkı toplandı ve şunu dedi, Şemdinli halkı bana eğer siz Hakkı'ya oy verirseniz biz oy vereceğiz, yoksa biz oy vermeyiz. Zaten kazanmayacak biz de söz verdik, dedim elimden geldiği kadar Hakkı'ya oy vereceğim. Bir de köye çalışacağız ve çalıştık. Ama aşiretimde bir dağınıklık oldu. Dediğim gibi bu sadece Hakkı değil, PKK'nın baskısı. Benim söylediğim anlayış... Yani kolay değil şimdi bakın, 15 senedir bir mücadele var Hakkari'de. Bu 15 senede sadece bizim aşiretler var, bizim dışımızda beş aşiret daha var. Onların % 80'i öbür tarafla iç içe. E benim aşiretlerle bunların bağlantısı var. Akrabadır, hısımdır, kız vermiştir, kız almıştır. Dostluk var, alışveriş var, yani bunlar kolay şeyler değil."
OYLAR BİZİM OYLAR...
Bu uzun konuşmanın ayrıntısını almak içinde; "Sayın Parlak'la Sayın Macit Bey HADEP'in oylarıyla mı Meclis'e girdiler?" diye sormadan edemiyoruz. Mustafa Zeydan da anlatıyor:
-Hayır hayır, HADEP ne Macit'e oy verdi, ne Evliya'ya. Evliya da Macit'te benim aşiretimin oylarıyla milletvekili oldu. HADEP kendisine oy verdi. Macit 5600 oyla mı kazandı öteki 7000 oyla felan kazandı. Hepsi benim oylarımla kazandı, benim aşiretimin oylarıyla. Ha örnek vereyim, benim 1500 oyum var, 700 Evliya'ya gitti, 500 bana geldi değil mi, ben Hakkari'de 95'de 5800 oy aldım bu seçimde 3600 oy aldım. Benim aşiretimde Yüksekova'da Evliya ve Macit'e 2000'e yakın oy verildi. Yani üç milletvekili de benim aşiretimin oylarıyla milletvekili oldu.
MUSTAFA ZEYDAN KİMDİR?
"Zeydan'ın kalesi mi var?" sorumuz ise, belli çevrelerin belli amaçlar doğrultusunda çıkardığı söylentiler hakkında bilgi almamızı sağlıyor. Ancak, üzerinde durmaya değmez görüyor olmalı ki, kısa kesiyor Mustafa Zeydan:
-Evet o da var. Zeydanlar'ın krallığı var, bilmem bunlar hep söyleniyor. Bunlar söyleniyor olsun veya olmasın. Ya bu 25 sene belediye başkanlığı yapmış, 8 sene milletvekili daha da mı yapacak...
Biz de "Mustafa Zeydan kimdir?" diye kendisi hakkında biraz daha özellik istiyoruz... "Mustafa Zeydan, Kerem Zeydan'ın oğludur" diye başlıyor ve sözün arkasını şöyle getiriyor: "Büyükçiftlik'te o zaman köydü eski ismi Kırvatan 1938 doğumludur. 1962'de askerliğini bitirmiş, 1963'te Yüksekova'da belediye başkanı olmuş, 89'a kadar. Ondan sonra da iki dönem milletvekilliği yapmış. Ben kendimi bildim bileli Türkiye'nin bölünmez bütünlüğü için bu milletin huzuru için, bu milletin kalkınması için ne gerekiyorsa o şekilde hareket eden bir kişiyim."
DEVLET BÜTÜNLÜĞÜ ÖNEMLİ...
Sözlerine, "Benim düşüncemde devletin bütünlüğü dışında hiçbir düşünce yok" diyen Mustafa Zeydan devam ediyor anlatmaya: "Ben 80'den evvel yine Belediye Başkanı iken burada solcularla mücadele ediyordum. Sağ sol vardı biliyorsunuz, o zaman yine de bu vardı. Zeydan işte aşiret reisidir işte şunu yaptı, bunu yaptı. 1973'de Türkiye'ye Asala geldi. Ben o zamanı Asala'yla uğraştım, Asala gitti, PKK çıktı. PKK'yla mücadele ettim. Ama ben bir Mustafa Zeydan olarak kendimi bu devletin bekası için bu milletin huzuru için, bu milletin bütünlük içerisinde, yekpare, tek devlet, tek bayrağın altında yaşamaları için kendini bu düşünce ile bu devletin hizmetine adamış bir insanım. Yani bu benim şahsi düşüncemdir, şahsi hareketimdir. Toplum beğenir beğenmez ben buyum. Ben bu şekilde yetiştim, benim mazim budur. Ama şununla da iftihar ediyorum, ben 20 sene evvel ne dediysem bugün bu vatandaş benim dediğimi yapıyor. Ben Asala, sol gidecek dedim sol dağıldı gitti. Şimdi bir köprü yapıldı Mahir Çayanlar Deniz Gezmişler, bu gençlik köprüsü Zap üzerinde ben o zaman belediye başkanıydım, bu köprünün bütün çimentosunu ben verdim. Bunların köyünde bir okul yapıldı, yine belediye başkanıydım, yine gençler gelmişti vesaire felan aleyhimizde devamlı da benimle irtibat halinde ama yine bir sürü malzemelerini ben verdim. Şöyle karşı karşıya oturduk bana diyorlardı ki, biz senin aleyhindeyiz, işte sen ağa çocuğusun, aşiret reisisin ama, senin yapın senin hizmetinle senin bu içinde bulunduğun şartlarla senin yaptığın hükümet tutulur. Niye diyor, senin hizmetlerin hepsi bizim istediğimiz hizmetler. Vatandaşa yapılan hizmetlerin hepsi güzel, işimize geliyor. Ama sen ağanın çocuğusun bu da işimize geliyor. Şimdi ben buyum ama şunu da söylüyorum, 20 sene evvel ne dedimse hepsi çıkıyor."
HADEP'İN TAVRI...
"Örnek vereyim" diyerek HADEP'e ve kendi söylediklerine getiriyor lafı: "Bu devlet sizin için iyidir, PKK devlet kuramaz, PKK sizi koruyamaz, PKK Türk değil, Türkler için yapmıyor, PKK başka devletlerin hep ipiyle Türkiye'yi sevmeyen unsurlarla Türkiye'yi bölmek isteyen, Türkü sevmeyen, milletin bütünlüğünü istemeyen örgüttür. Bunlara inanmayın dağa gitmeyin, yardım etmeyin, sizin en iyi dostunuz devlettir. Yanlış yapıyorsunuz çocuklarınızı öldürtmeyin, yazık bunu söylüyorum ve HADEP'lilere de aynısını söylüyorum. Şimdi bakın ben size bir olay anlatayım. Bu örgüt dağıldı gitti. Tüm benim dedelerim ölmüş bu örgütün boşalttığı köylerden gelen şu anda gerek Hakkari merkezde, gerek Yüksekova'da günde 3000 kişiye devlet aş veriyor, yemek veriyor, sıcak yemek veriyor. Yine de bakın bu insanların en iyi dostu devlet. Bunlar bu HADEP'liler bu HADEP'in yandaşları, diğerleri şu anda hiç kimse sahip çıkmıyor. Ancak devlet sahip çıkıyor. Ama ben bunu 20 sene önce söylüyordum. Mustafa Zeydan devletin yanındadır diyorlardı. Şimdi peki, HADEP Belediye Başkanları devletin yanında değil mi, devletin karşısında mı, bayrağa saygı göstermiyorlar mı, Atatürk'e saygı duruşuna gitmiyorlar mı, bayraklarla İstiklal Marşı'nı söylemiyorlar mı? Söylüyor, söylemek zorunda... Yani şimdi Belediye Başkanı törene gitmiyor mu? Veya tümenin Belediye Başkanlarından istediği araç gereci vermiyor mu? Ben ne diyordum, aynı şeyi söylüyordum. Burada bir vatandaş çıkıp diyebilir mi bana Mustafa Zeydan hani silahlanın devlete karşı gelin diyordun diye. Devlete karşı gelmeyin günahsınız, yazık eriyorsunuz, bitiyorsunuz. Sizi kullananlar yarısı gitmiş Avrupa'da kendi keyiflerine bakıyorlar. Burada para toplanıp onlara gönderiyorlar, onlar keyiflerine bakıyorlar. Siz burda eziliyorsunuz, ben bunu söylüyordum, bu halka. Mustafa Zeydan Kürtlerin düşmanıdır, hayır değil. Aslında Kürtlerin dostu benim. Çünkü gerçeği söyleyen benim. Ben bu devletin vatandaşıyım. Ben Kürtlüğümle de her zaman iftihar etmişimdir. Hiçbir zaman inkar etmemişimdir. Şu devletin vatandaşı olmakla da şeref duyuyorum. Anlattım ama işte yanlış anlaşılıyor, Yani anlamak istemediler. Şimdi herkes benim dediğimi yapıyor. Haklıdır diyor. Onun için bu vatandaş beni düşürmüyor."
AYIRIMCILIK TEHLİKELİ...
"Sayın Zeydan Türk Milliyetçisi mi?" sorumuz da, bir sosyolojik tahlil niteliğindeki cevapla karşılık buluyor:
-Ben Türk Milliyetçisi değilim. Milliyetçilik ayrı bir olaydır. Ben Kürdüm, sen nerelisin Ankaralı, Ankara'da kim var, Karadenizlilere ne diyorlar Laz demiyorlar mı? Peki Kocaeli İzmit felan orada Çerkez felan demiyorlar mı?
-Bunu şunun için sormuştum?
-Yalnız bakın milliyetçilik kelimesi bir ayrı kavramı kapsar. Onun için ben Kürt Milliyetçiyim dersem o zaman Kürtçülük yapmış olurum. Siz şimdi deseniz Çerkez Milliyetçisiyim o zaman sen de Çerkezcilik yapıyorsun. O olmaz. Milli Misak nedir? Sizde varsınız Çerkezde var, Kürtde var, Lazda vardır. Burada olan Türk vatandaşı kimse o da vardır o milli misak içerisinde. Ben Türkiye'nin milliyetçisiyim ama ben Kürtüm. Kürtlüğün mücadelesini etmiyoruz. Ben şimdi Kürt değilim desem sen bana inanır mısın? Ben milliyetçilik yapmıyorum Milli Misak sınırları içerisinde bu ülkenin mozaiğidir, zenginliğidir. Bir ağaç nasıl dört beş tane damardan kökleniyor aynıdır. Yani Türkiye'nin zenginliğidir Kürdü, Lazı, Çerkezi, vesairesi. Ama milliyetçilik dersek bu iş biter.
HİZMET SEVDALISI...
Yazının girişinde de söylediğimiz gibi, Mustafa Zeydan'ın, bir "büyük" olarak, bir belediye başkanı olarak, bir milletvekili olarak yaptığı pek çok hizmet var Hakkari'ye... "Sayın Mustafa Zeydan'ın Hakkari'ye olan hizmetleri nelerdir?" sorumuz, bunu toplumun da bilmesini sağlamak içindi... "Şimdi ben Milli Eğitim'den başlayım" diyerek başlıyor anlatmaya: BAŞTARAFI 5. SAYFADA
"Hakkari'de benim dönemimde Milli Eğitime yapılan hizmetler 50 senede yapılmamış. Bakın bir kalemde 6 tane yatılı okul, dünyada hiçbir ülkenin hiçbir ilinde böyle bir olay olmamıştır. İstanbul'da bile olmamıştır, bir kalemde. Şurda var bakın Süleyman Demirel YBO'su, Hakkari merkez Akçayır YBO'su, Hakkari merkez köyü Geçitli YBO'su, Hakkari merkez köyü Köprülü YBO'su, Çukurca Merkez Köyü Akçalı YBO'su, Hakkari Merkez köyü Derecik YBO'su, Şemdinli Derecik beldesi 75. Yıl YBO'su, Yüksekova Merkez. Şimdi diğer okullarda bakın aşağı yukarı 24 tane okul. Şöyle izahını yapayım. Cumhuriyet İlköğretim Okulu, Hakkari Merkez Sefrer Hatun İlköğretim Okulu, Hakkari 23 Nisan İlköğretim Okulu, Sadullah Bilgin İlköğretim Okulu, Yunusemre İlköğretim Okulu, bu SSK İlköğretim Okulu, Kazım Karabekir İlköğretim Okulu, Atatürk İlköğretim Okulu, Çukurca Cumhuriyet İlköğretim Okulu, Şemdinli Merkez Güzelsanat İlköğretim Okulu, Şemdinli Merkez Oğuz Sıtkı İlköğretim Okulu, Yüksekova merkez Mehmetçik İlköğretim Okulu, Yüksekova merkez Büyükçiftlik İlköğretim Okulu, Yüksekova Çiftlik beldesi Esendere İlköğretim Okulu, Yüksekova Esendere beldesi Kadıköy İlköğretim Okulu, Yüksekova Merkez okulu, Yüksekova Anadolu Yüksekova merkez ilçesi Yüksekova öğrenci yurdu 500 kişilik Hakkari Anadolu Lisesi, bunlar..."
BİR ÜZÜNTÜSÜ...
-Eğitim konusuna değinmek istiyorum. Durankaya'ya okul yaptıracaktınız. Siz o zaman belediye başkanıydınız, orda yapılması gereken okul neden yapılmadı? Terörden dolayı mı, yoksa yerin uygun olmamasından mı?
-Orayı şu anda hatırlayamadım. O okulu biz merkeze niye aldık, niçin aldırdık. Esasen Durankaya'ya benim bir haksızlığım oldu, bunu söyledim. Şimdi bakın yaptırdığım okulu aslında ben oraya düşünüyordum. Öbür taraf daha uzak, sonra da şunu düşündüm, nasıl olsa bu Durankaya belde oluyor, gerçi ben ilçe düşünüyordum, şu anda da evrakları bakanlıkta, Geçitli'ye aldırdım, aslında Durankaya'da yapılsaydı biraz daha faydalı olabilirdi. Geçitli daha uzak, Durankaya'da merkeze yaptırdık ve belde olma ihtamil de o zaman daha olmamıştı konuşuluyordu, Geçitli faydalı oldu, ordaki vatandaşımız Hakkari'ye gelemiyordu, orda yapalım diye düşündüm. Merkezdeki okulu niçin ordan oraya aldık onu hatırlayamadım.
Merkeze yapılan ilköğretim okulu Durankaya'ya verilmişti. İhalesi dahi Durankaya İlköğretim Yatılı bölge okulu diye yapıldı, programa bu şekilde girdi daha sonra merkez belediye başkanı valilik ortak karar aldılar. Durankaya kayalık olduğu ve ulaşımın zorlukla yapılacağı, burada eğitim yapacak öğrencilerin gelişindeki zorluklar düşünüldü.
12 ÇOCUĞU OKUTUYOR...
Biz sormaya o cevap vermeye devam ediyor:
-Ordaki aşiret eğitimli olmasın, insanlar eğitim görmesin okulu buraya alalım diye böyle bir düşünce olabilir mi?
-Onu ben bilemem onu kendisine sorun. Şimdi saydıklarım bunlar hepsi aşağı yukarı % 95'i bitmiş çok azı kalmış faaliyete geçmeye. Ben prensip olarak belediye başkanlığım zamanında da eğitime çok önem veren bir insandım. Güneydoğu'da 12 tane erkek çocuğum var, 12'sini de okuturum, halen de okutuyorum. Bakın şu anda Yüce Fen Lisesi'ne geçen sene 10 milyar para verdim, çocukları okuttum. Ben prensip olarak insanların eğitimini istiyorum, biz görmedik yapmadık, yapamadık, çünkü bizim dönemimizde yoktu. Hatırlıyorum Ahmet Van'a gidiyordu, Doğu Güneydoğu'da 2 tane lise vardı, biri Erzurum'da biri de Diyarbakır'da düşünebiliyor musunuz? Biz okuyamadık, o günkü şartlarda ben o sıkıntıyı gördüğüm için eğitimin ne kadar önemli olduğuna, kültürün ne kadar önemli olduğuna inandığım için eğitime çok önem verdim. Arkadaşlar biliyor bunları biz çok amaçlı bir lise yaptık, içinde 5-6 tane ayrı ayrı sanat bölümleri var. Burada Anadolu Lisesi'ni açtım, bir çok illerde olmadığı halde Yüksekova'ya, ondan sonra süper liseleri Yüksekova Hakkari'de yaptırdım, bunlar yoktu, bunların içinde. Ben eğitimde Hakkari'nin yüksek okulunu faaliyete geçirdim. Benim bu sene niyetim şuydu, nasip olsaydı yüksek öğretim dil fakültesini yaptıracaktım aslında. Bakanlar Kurulu kararıyla, YÖK kararıyla. Fakat Yüzüncü Yıl'ın kapsamı doldu. Yüzüncü Yıl'a bağlı fakültelerin hepsi bitti. Ancak kanunla yapılabilir. Maalesef o öyle kaldı.
SAĞLIK ALANINDAKİLER...
Mustafa Zeydan daha sonra sağlık alanındaki hizmetlere getiriyor sözü:
-Şimdi sağlık alanı, Hakkari Sağlık Müdürlüğü hizmet binası, Hakkari Devlet Hastanesi ek poliklinik binası, Hakkari Merkez 3 nolu Sağlık Ocağı, Hakkari Merkez Mervan Sağlık Ocağı,Yüksekova 2 Nolu Sağlık Ocağı, Yüksekova 3 Nolu Sağlık Ocağı, Yüksekova Büyükçiftlik Sağlık Ocağı, Yüksekova Onbeşler Sağlık Ocağı, Şemdinli Devlet Hastanesi, 11 adet ambulans, 3 adet kar aracı, bunlar böyle göze çarpan şeyler. Bunun dışında mesela bu Yüksekova Devlet Hastanesi'ni ben faaliyete geçirdim. Şu anda ameliyatlar yapılıyor, yoktu önceden. Şemdinli Hastanesi bitirmişiz, 2 senede bitirdim, 2 senedir açtırdım ama ben milletvekiliyim halen oraya doktor getirtememiştir.
İŞİ BİLMEK LAZIM...
-Bu binalardaki eğitim öğretim sınıf öğretmenleri, branş öğretmenleri yeterli mi?
-Pek öğretmen sıkıntımız olmadı.
Doktor sıkıntımızda pek çekilmedi. Yani çok düzenli de gidiyordu hassas bir şekilde. Ben hassas bir insanım, görevimi tamamıyla takip ediyorum. Devletin işleyişini çok iyi bilen bir insanım, yani bir daire başkanının yapacağı bir hizmeti onun genel müdürüne söylemiyorum, daire başkanına söylüyorum. Gerek yoktur, genel müdüre verirsek kötü olur. Daire başkanına söylersen daire başkanı kendini zorlar senin işini daha rahat yapar. Şimdi diğer ünite hizmetlerini de saymak istiyorum. Mesela çoğu hizmetler Cumhuriyet tarihinde benim dönemimde başlamıştır Hakkari'de. Bunlar biliniyor. İşte bu arkadaşlar şimdi kendi bölgesine yapılan asfaltda benim eserim. Yüksekova'da 40 km. asfalt yaptırdım, köyün bir tanesine köprüler, yol üzerinde 5-6 tane geniş köprüler, gezdiniz gördünüz bunları yaptırdım. Bu işçilerin kadroya geçmesi için çok çalıştım. Türkiye'nin dört bir yerinden tebrikler aldım, köy hizmetlerindeki geçici işçilerin kadroya geçiş meselesini biliyorsunuz. Hakkari'de 300 kişi felan geçti, Türkiye'de kaç bin kişi geçti bunların hepsini ben yaptırdım ve bütün Türkiye'nin dört köşesinden tebrik aldım, teşekkür aldım. Bakın şimdi enerji hatları enerji konusu bakın Hakkari'deki tirübün kuruldu ya, onlar hep benim eserlerim, onları ben yaptım.
İŞLERİN TAKİPÇİSİ...
-Köy Hizmetleri'nin çalışmasını nasıl buluyorsunuz, takip ediyor musunuz?
-Ben tabi takip ediyorum ama köy hizmetlerinin araçları çok eksik. Benim dönemimde bir hayli yenilendi, bir hayli gönderildi. Ama sayı olarak bilemiyorum fakat çok gönderildi. Şu anda araç alındı köy hizmetlerine fakat Hakkari'ye bir tane vermişler. Şimdi yeni yapılan programda o araçların alımında şu anda da Mustafa Zeydan'in imzası var. Eğer köy hizmetlerinde sorumlu Mustafa Yılmaz'a sorarlarsa diyebilir, ilk bu gelen araçlara dozer, greyder, yükleyici, kar araçları dahil evvela Hakkari'den dağıtılması gereken bir program var. Fakat maalesef bir tane araç vermişler.
Şu anda mevcut durumu söyleyim, Hakkari üzerinde 5 tane baraj var. Bunun 3 tanesi ihale safhasında 2 tanesinin de anlaşması yapılmıştır. Amerikalı firma alacak. Müdürüyle ben görüştüm. Hatta genel müdür beni aradı sağolun dedi. Biz anlaşma yaptık fakat Amerika bana para vermedi. Benim bu sene başlayıp başlamamam da belli değil. Bu kredili devletin bunda hiçbir kuruş masrafı yok. Ödeyen ülkeler belli, anlaşma yapılan firmalar var. Bizim Türklerle Amerikan firması anlaşma yapmış bu iki baraj için. Fakat halen Amerika firması para vermedi. Genel müdür benimle görüştü, parayı temin edip orada işe başlayabilmem için Zeydan olarak bana güvence verecek misin, bana yardımcı olacak mısın güvenlik bakımından? Bu devlet hepimizin, bizim yörenin yüzünü güldürün. Barajlar gelecek hiç olmazsa koskoca bir sudan istifade edilecek tabi. Hakkari'nin çevresi değişecek, ekonomisi değişecek, iklimi değişecek her şeyi değişecek. O bakımdan şu anda bir şey yok. Anlattım, para gelmediği için bu işler hep bana bakıyor. Umarım önümüzdeki sene bu işe başlanacak. Bir iş mutlaka tahakkuk edecek. Eski Cumhurbaşkanımıza söyledim, Yüksekova havaalanının biran önce ihalesi bir de baraj ihalesi temin edelim. Tabi barajlar bizim elimizde değil, iki firma arasında anlaşma yapılmış. Ben siyasi değilim, şu anda ben görevli değilim ben sade vatandaşım. Ben size barajların maliyetini söyledim takipte ediyorum. Zaten adamlar iş yapmıyor, onu da söyleyim, adam devletten ziyade bana güveniyor. Çünkü orada güvenlik var, oraya göndereceği bir aracın değeri asgari bir milyardır. Şu anda barajların durumu bu merkezde bunu tabi takip etmek lazım, bunu da Cumhurbaşkanlığı bünyesinde takip etmek lazım, Başbakan nezninde takip etmek lazım.
Şimdi bir de şeye gelelim, bu milletin hayatıyla ilgili ekonomik durum, geçim kaynağı. Biliyorsunuz, bu milletin geçim kaynağı hayvancılıktır. Hayvancılık bitti, terör nedeniyle yaylalar bitti, vatandaş perişan bir vaziyette. Sınır ticareti vardı, açık Pazar vardı. Esendere'de vatandaş istifade ediyordu benim zamanımda. Onu da kapattılar, neden niçin kapattılar bilemiyorum. Tabi şimdi mutlaka bu kapıların açılması gerekiyor, ama açmak için ilgililerin milletvekillerimizin devletin gidip konuyu ilgililere izah etmesi lazım. Geçen gün ben dinledim konuşmasını, meclisi genellikle dinliyorum, diyor ki, 3 ay önce üç milletvekili Başbakandan randevu istemişiz, başbakan bize randevu vermemiş. Ne demek yani 3 aydır bir milletvekili kendi başbakanına nasıl yetişemiyorsa ben bunu anlayamadım. Üç milletvekili Başbakana nasıl üç aydır gidemiyor, niçin gidemiyor? Ama ben demin size de söyledim, hizmet isteyen bir adamın ayağı bir kere açık olması lazım. Ben milletvekiliyim arkadaş benim bölgeme ben bunu istiyorum... Ben bunu diyebilirim. Ben bunu TBMM başkanına söyledim, bunu Cumhurbaşkanına söylüyorum, bunu Başbakana söylüyordum. Anlım açıktı, vicdanen huzursuzluydum. Ben eğer Hakkari halkı için Hakkari toprağı için 1500 şehit veriyorsam Hakkari'ye de hizmet vereceksiniz Sayın Başbakanım, Sayın Cumhurbaşkanım, bunu diyebilecek milletvekili lazım. Mesele bu, bunu izah edeceksiniz, bunu isteyeceksiniz, sen Hakkari'nin taşı için benimdir diyorsun, tamam o taş için 1500 tane şehit veriyorsun da, neden o taşın hizmetini getirmiyorsun, bunu diyebilecektir. Ama diyebilecek milletvekili yoktur. Bakın bu sınır ticareti neden, kapatıyorsun kardeşim, benden evvel bu kapı üçüncü sınıf kapıydı. Ben geldim, birinci sınıf kapı yaptım, şu anda birinci sınıf bu kapı. Bütün teknoloji imkanları varsa hepsi mevcut hepsini de çalıştırıyorduk açık pazar da vardı, vatandaş istifade ediyordu, İstanbul'a kadar gidiyorduk.
HALKIN BAKIŞI...
Biz, "Halk durumu nasıl değerlendiriyor?" deyince, bir başka gerçeği öğreniyoruz:
-Bu üç milletvekili de çok şanslı. Bu kadar sıkıntı varken kimse aleyhlerinde bile konuşmuyor. Benim dönemimde en ufak bir şey olduğu zaman öyle büyük tepkiler veriyorlardı, bana o kadar büyük telefonlar geliyordu, o kadar sıkıntılar yaratılıyordu. Aman böyle oldu, aman şöyle oldu...
-Hakkari'nin, Yüksekova'nın, bu bölgenin en kötü en kritik döneminde büyük hizmetler yaptınız. Bunları siz düzlüğe çıkardınız, refaha çıkardınız. Yaşanan sıkıntıları aştınız, şu anda onlara hazır pasta bıraktınız. O hazır pastayı yiyemiyorlar...
-Pastayı nerden keseceklerini bilmiyorlar.
MERMER ZENGİNİ BİR İL...
Hakkari ekonomisinin gelecekteki en önemli kalemlerinden birini oluşturacak mermer yatakları konusunu açıyoruz sohbetin burasında. Mustafa Zeydan'ın anlatacağı çok şey olmalı:
-Bildiğimiz kadarıyla burada zengin mermer yatakları var. Bunlar nasıl değerlendiriliyor.
"Şimdi Şemdinli'de çok güzel mermer var" diyor ve devam ediyor:
"Bu gerçekten Hakkari için bir ticari gelişme aracı olabilir, şu anda Şemdinli'de bir tane fabrika yapılıyor. Benim aldığım malumata göre bir de Ahmetşenoğulları Hakkari'de bir fabrika yapmak istiyorlar, yapılmasında fayda var. Yürütebilirlerse iyi olur, Şemdinli'de mermer çok aslında. Hakkari civarında çok güzel kaynaklarımız var. İlerde inşallah hepsi teşvik edilir, onlar gündeme gelir. 20 seneden beri terörden dolayı Hakkari anlattığın gibi büyük bir sıkıntı içindedir. Ama biraz da bizim sektörün, yöre halkının teşebbüsü gerekiyor."
HADEP ŞANSSIZLIĞI...
Konuşmasını şöyle sürdürüyor Mustafa Zeydan:
"Hakkari'nin bu dönemdeki şanssızlığı, Mahalli İdareler HADEP'in eline geçmesi. Tabi ki HADEP normal bir parti olsaydı hepimizin katkısı olurdu. Fakat HADEP Türkiye'de kendisini bağladı HADEP dedi ki, biz Apo'nun talimatıyla hareket ederiz, genel başkanın açıklaması var. Şimdi böyle anlayışla hareket eden partinin Türkiye'de benimsenmesi mümkün değil. Bir şanssızlık payı ordan doğdu. HADEP'e oy veren insanlar da bu işin farkında."
-Burda HADEP'in kazanması bekleniyor muydu?
-Evet, HADEP'in en güçlü yeri burası. Burada bizim dışımızda dört teşkilat var. Bu teşkilatın % 90'ı HADEP'e oy veriyor.
YATIRIMLAR...
Hakkari için yapılacak çok şey olduğunu herkes biliyor ve söylüyor. Bunlar hakkında da en sağlıklı bilgi alacağımız kişilerden birisi Mustafa Zeydan. Biz de soruyoruz:
-Hakkari için yapılacak yatırımlar nelerdir?
"Tabi hepsini saydık biraz evvel" diyerek, başlıyor anlatmaya:
"Başta bir kere barajlar, ondan sonra Yüksekova havaalanı, sınır ticareti ve bu dolayısıyla eğitim, sağlık, yollar bunların hepsi gündemdeydi. Ama ben bugün parlamentoda olsaydım, muhalefette de olsaydım benim için önemli değil, ben devletin hangi partisinde olursam olayın hizmetin geleceğini mutlak temin ederdim. Hizmetin ne şekilde döneceğini, nasıl isteneceğini bildiğim için devlet yok demez.
Bu sınır ticareti bir kere rahat bir şekilde yapılacaktı ve Yüksekova çok rahat bir yer. Benim programımda var, şimdi Hakkarililer belki kızarlar ama, ben Yüksekova'yı il yapacaktım, Bağışlıyı ilçe yapardım, zaten Bağışlı, Çukurca, Hakkari'ye geçerdi. Durankaya'da ilerde ilçe olurdu ve bu şekilde düşündüğüm için bu iki il yan yana 5-10 sene içerisinde Türkiye'nin en güzel illeri olacaktı. Benim programımda var ama, bakalım hayırlısı olsun. Mahalli İdareler Yasası'nın kanunlaşarak o yetkilerin illere dağıtılması gerekir. Bunu mutlaka Türkiye yapmalı, yalnız Türkiye'nin dünyaya olan demokrasiye olan bağlılığını kanıtlamak için mutlaka bu yasanın meclisten kanunlaşarak çıkması lazım, hayata geçmesi lazım. Bu Türkiye'yi rahatlatır. Türk milletini de rahatlatır ve batı dünyasıyla olan bütün işbirliğimizi bağlılığımızı Avrupa Birliği'ne girişimizi... Bu çok önemlidir. Bunu Meclis biliyor Başbakan da biliyor bütün parti genel başkanları bunu çok iyi biliyor, ama ben yine de şunu genel başkanlara söylemek istiyorum; kendi yetkilerinden korkmasınlar kendi yetkilerini, inandıkları vatandaşlara dağıtsınlar. Çünkü Türkiye bizim için önemli. Türkiye'nin huzuru da buna bağlıdır.
Türkiye büyük bir devlettir, Türkiye önümüzdeki yıllarda 10 süper devletin içerisinde olacak ve Ortadoğu'nun en güçlü devleti olacaktır. Ortadoğu'nun lideri olacaktır ve dünya barışı içinde Türkiye'nin mutlaka Ortadoğu'da çok güçlü olması gerek. Demokrasiye inanmış halkı için, hürriyeti için, özgürlüğü için, çalışan bir ülke konumuna gelmesi bakımından mutlaka yerel yönetimler yasasının kanunlaşarak çıkması lazım. Çünkü Türk Milleti çok sabırlı bir millettir. Türk milleti gerçekten devletine bağlı, bayrağına bağlı bir millettir. Onun örnekleri 15-20 seneden beri Doğu-Güneydoğu'da devam eden terörün sonucunda görülmüştür. Bu milletin % 80'i % 90'ı herşeyi göğüsler. Hayatlarına mal olmasına rağmen, yine devletinden kopmamış hep devletin yanında olmuştur. Türk milleti her hizmete layıktır, demokrasiye layıktır. Ama bu özgürlük bu demokrasi hiçbir şekilde milli bütünlüğümüzü bozabilecek anlam taşımayan bir sınırda olması lazım. Halkımız herşeye layıktır. Bu halk hizmet bekliyor, devletinden. Halkımıza bu hizmeti götürebilmek için halkı bilen memleketi bilen insanları devlet mutlaka gözardı etmemesi lazım. Bilhassa Doğu-Güneydoğu'da her 5 seneden beri bu devlet için hayatını ortaya koymuş. Şu anda % 25'i sakat. Kolu yok, gözü yok, ayağı yok, bu insanlar bu bayrak için mücadele etmiş insanlardır. Devlet bu insanlara sahip çıkmalı, bizim insanımız gerçekten çok iyidir. Bizim insanımız şunu bekliyor, devlet vekili getirirsin milletvekili getirsin biz bağırmayalım aslında tabi bağırmakta fayda var, fakat şu hassas bölgede bağırmak da bir yerde suç oluyor. Haklı olduğun yerde haksız duruma düşüyorsun. Zaten şu anda milletvekillerimizin rahatı da ondan kaynaklanıyor. Yüksekova halkı toplanıp 500 kişi 3000 kişi yürüyüş yapsa, bu Türkiye'de milletvekillerimiz çalışmıyor diye, bir anlamda da başka bir şeye döndürülür. Bunların içinde birkaç kişi de gözaltına alınır, suçlu duruma düşebilir. Halk huzur istiyor eğitim istiyor, kültür istiyor. Azimli bir millet musluğu açtığım zaman suyum aksın diyor, hastalandığım zaman doktorum olsun istiyor. Devlet kapısına gittiğim zaman kovulmayayım diyor, beni kovmasın diyor, yani halk fazla bir şey istemiyor. Bu halkta her şeye layıktır bana göre. 15 seneden beri maddi manevi büyük sıkıntı içine girmiştir. Terör bitti deyip her şeyi unutup keyfine bakarsan yanlış yaparsın. Türkiye için terör hiçbir zaman bitmez. Neden derseniz, Türkiye gerek jeopolitik, gerek coğrafi gerekse siyasi yönden dünyanın en kritik yeridir. Asya'yı Avrupa'yı birbirine bağlayan ülkedir. Ortadoğu'da Türkiye'nin güçlenmesini istemeyen dünyanın bir sürü devletleri vardır. Çünkü dünyada artık buradaki kaynaklar başka yerlerde kalmadı. Ortadoğu'nun birkaç tane bölümünde kalmıştır. Dünya bu kaynakları kullanmak için Ortadoğu'da Türk devlet istemiyor. Hep karışık karmaşık yapıp başka güçlerle uğraşır duruma sokup mahkum ettirmek anlayışı var. Bunun örnekleri ortadadır. İşte bu PKK işte Kuzey Irak, işte Suriye..."
FIRSAT DEĞERLENDİRİLMELİ...
Tüm bu anlattıklarından sonra, "Halkın fazla bir isteği yok, halk huzur istiyor, sağlık istiyor, eğitim istiyor, yol istiyor, su istiyor, yatırım istiyor" yorumunu yapıyoruz. Mustafa Zeydan da tamamlıyor gerisini:
-Devlet çok güzel bir şey yakalamış, bunu değerlendirmesi lazım. Bugüne kadar belki değerlendiremiyordu. Çünkü değerlendirseydi başka bir anlam taşırdı, bunlar istedi onun için yaptı gibi. Ama bundan sonra yok, devletin değerlendirmesi lazım. Şu anda bile söyleniyor bu devletten kopmak istemeyen % 80'dir. Bu % 90'ı % 10'a kurban etmeyelim, yani bir pire için yorganı mı yakalım. Devlet bunu yakalamış bunu yapması lazım. Devlet bir şey daha yapması lazım, devlet Doğu-Güneydoğu'da lütfen oy avcılığı yapmasın. Devlet ya vardır ya yoktur. Devlet varla yokun arasında olamaz. Devletin ağzından çıkanlar kanundur, kanun olmalıdır. Devlet olarak Diyarbakır'a gideceksin Hakkari'ye gideceksin hükümet olarak Başbakan olarak ana muhalefet partisi olarak. Sadece 10 tane oy için lütfen yanlış konuşmayın, konuşmanızı iyi takip edin, yapabileceğinizi söyleyin, gerçekleri söyleyin. Bu vatandaş gerçekleri istiyor bunun tam zamanıdır."
BİRLİK BERABERLİK MESAJI...
İnsanları, bölgesini, ülkesini seven Mustafa Zeydan'ın bi mesajı olmalı diye düşündüğümüz için soruyoruz:
-Halkınıza olan mesajlarınızı alabilir miyiz?
O da kulaklara küpe olacak mesajlar veriyor:
-Efendim şu anda halkın huzur içinde olması beni mutlu ediyor. Halkın 10 sene evvel 15 sene evvel çektiği acıyı unutup artık normal bir huzur yaşaması lazım. Yani insan olarak insanca yaşaması, korkusuz yatağıma girip yatması kapısının açık olması hepimize huzur veriyor. Bu halkımız şu anda o huzurun içindedir. Benim halkımdan ricam şudur, birlik beraberlik. Devletle bütünleşmesi, kendi istikbali için kendi çocuğunun istikbali için... Benim için, ötekisi için, başkaları için, çocuğunu sağa sola kötü yollara göndermesin. Bir insan olarak yaşamasını temin etsin, benim halkımdan istediğim budur. Onun için çok faydalı ise, onun için kim yararlı ise, onlara yanaşsın, onları dinlesin, korkmasın. Bu canı Allah vermiş Allah alır. Kimse alamaz. Ama şunu söylüyorum bu vatandaşın tek dostu Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bunu hiç unutmasın. Bu oy avcılığı nedeniyle menfaat nedeniyle bunları sağa sola gönderen bunlara kötü yol gösterenlere inanmasınlar. Bakın ne kadar önemli olaydır. Ben de diyorum ki, ver oğlunu götüreyim öldüreyim. Ne demek bu Allah Allah, bu kadar basitse sen bana ver ben öldüreyim. Bakalım veriyor musun? Şuna inanıyorum, huzuru da güveni de temelde biraz halkın kendisi yaratır. Kendisi görmüştür, iyiyi de kötüyü de, yani bizim anlatmamıza gerek yok. 10 senedir çekiyor bu halk, bu memleket 80'den evvel bu Yüksekova'da 1 milyon civarında küçük baş hayvan vardı, 400 civarında büyük baş hayvan vardı, her köyün her hanenin 100 tane koyunu vardı, orada 10 nüfus varsa o 10 nüfus 100 koyunla geçimini sağlıyordu. Ama şimdi hepsi gitti, şimdi bu nüfusun yarısı şu ülkede maalesef dilencilik yapıyor. Maalesef günde 1000 kişi Kaymakam kapısında elini açıyor, Kaymakamdan 1 ekmek istiyor, artık buna halk yeter demeli, ben bunu diyorum.
3 EVLİ 24 ÇOCUKLU...
Özel hayatını biraz daha karıştırmanın, sohbeti renklendireceğini düşünüyoruz ve pat diye soruyoruz:
-Kaç çocuğunuz var?
-Ben üç evliydim, benim bir hanım sizlere ömür. Benim 24 çocuğum var. Benim bir çocuğumda sizlere ömür, mühendisken PKK tarafından kaçırıldı, götürdüler. 1997'de kapımda öldürüldü. 93'de halen Jeoloji Üniversitesi'nde Çukurova Üniversitesi'nde okuyordu. Jeoloji bölümünde 2. Sınıftaydı. Tabi onun hayatı çok uzun bir hayat, o zaman PKK bana mesaj gönderdi, gel silahları bırak bizden yana ol oğlunu bırakalım diye. Ben kabul etmedin. 97'de vuruldu. Benim hiç anlayışımda değişiklik olmadı. Bir çocuğum müsteşar yardımcısı, sağlık bakanlığında. Bir çocuğum Halk Bankası'nda, bir çocuğum TRT'de üniversite mezunu, 2 çocuğum bugün askere gittiler, askerler şu anda Çanakkale'de...
SAYGI ÖNEMLİ...
-Sayın Zeydan neye kızar, en çok kızdığı şeyler nelerdir?
-Şimdi aslında ben en çok kızdığım şeyler evde düzensizliğe kızarım. Gürültüye kızarım, saygısızlığa kızarım. Çünkü saygı çok güzel bir şeydir. Seversin sevmezsin, sevmeyebilirsin insanları ama saygılı olmak çok güzel bir şey. Saygılı olmak kendine saygılı olmak demektir. Allah'a saygı göstermek demektir. Çünkü insanoğlu Allah'ın bir lütfudur, insanoğlu çok mukaddes bir varlıktır, başka bir şeye benzemiyor yani canlı olarak en kutsal varlık insandır. İnsan çok önemlidir, bunu unutmamak lazım. Yani bir insana saygısızlık yapan Allah'a saygısızlık yapar denebilir. İnsanlar birbirlerine saygılı sevgili olursa zaten bu huzursuzluklar olmaz. Bu gibi şeylere çok kızıyorum. Mütevazı olmak lazım, ne oldum delisi olmamak lazım. Yani şimdi karşıdaki çöpçüyle Mustafa'nın ne farkı var. O da insandır, belki Allah nazarında o benden daha kıymetlidir. Ama bugün Allah bana burayı nasip etmiş efendim ben buyum bu da çöpçüdür...
-Bizim eksik kaldığımız sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı?
-Ben bir soru sorayım size siz kaç gündür Hakkari'desiniz.
-Cumartesi gününden beri Hakkari'deyiz. 6-7 gündür.
-Tabi gazeteci gözüyle şu vatandaşı nasıl gördünüz bu milletvekillerine karşı? Halk memnun mu?
-Halk şu anda umutsuz bir vaziyette. Ama siz olsaydınız sizinle birlikte birçok hizmetin geleceğini de sıralayabilecek kadar halk bilinçlenmiş. Halk şunun bilincinde; Zeydan olsaydı şunlar şunlar olabilirdi diyor.
-Ben çok rahatım bu konuda. Halkımız artık herşeyi biliyor, herşeyin bilincinde.